Türkiye'de Sağlık

Yazı Dizisi - 6

5 Nisan 2013

Neslihan Can

Merve Özer

Yazı dizisinin bir önceki bölümünde üzerinde durulan eğitimin yanı sıra, sağlık da beşeri sermaye birikiminin bir bileşenidir. Bireylerin ve toplumun sağlığı hem eğitim kalitesini ve çıktılarını, hem de işgücü piyasasında üretken geçirilen dönemin uzunluğunu ve verimliliğini doğrudan etkilemektedir. Bu bağlamda demografik fırsat penceresi döneminin potansiyel ekonomik büyüme lehine yarattığı olumlu koşullar değerlendirilirken, sağlık da göz önünde bulundurulması gereken alanlardan biri olarak öne çıkmaktadır.

Demografik yapı ve sağlık alanındaki gelişmeler iki yönlü bir etkileşim göstermektedir. Sağlıkta meydana gelen gelişmeler demografik yapıyı değiştirici bir etkiye sahipken, nüfusun yaş yapısından kaynaklanan ihtiyaçlar da sağlık hizmetlerinin önceliklerini belirlemekte önemli rol oynamaktadır. (Akın & Ersoy, 2012).

Ekonomik kalkınma ile birlikte demografik yapının değişmesi sonucu hastalıkların yapısı ve sıklıkla karşılaşılan ölüm nedenleri de değişim göstermektedir. Omran (1971) tarafından öne sürülen ve demografik geçiş kuramının bir türevi olan epidemiyolojik geçiş kuramı bu dönüşümü üç aşamada açıklamaktadır. 

Şekil 1: Demografik geçişin evreleri

1. Aşama - Salgın ve Kıtlık Dönemi: İlk aşama demografik geçişin henüz başlamadığı tarıma dayalı bir toplum yapısını temsil etmektedir. Bu dönemde genel olarak ölümlülük hızı yüksektir ve çevresel faktörlere bağlı olarak değişkenlik göstermektedir. Malthus’un nüfus artışı üzerindeki doğal denetim faktörleri olarak öne sürdüğü kıtlık, savaş ve salgın hastalık gibi etmenler ölümlülük hızını belirleyici bir rol oynamaktadır. Beslenme yetersizliği ve salgın hastalıklar özellikle sağlık açısından kritik dönemde olan bebek ve çocuklar arasındaki ölümlülüğü de arttırmaktadır. Omran’a göre bu dönemde doğuşta yaşam beklentisi 20 ila 40 yıl arasındadır.

2. Aşama – Pandemilerin Azaldığı Dönem: Bu dönemde tarımdan sanayiye geçişin başlaması, tarımda verimlilik artışı, ulaşım imkanlarının gelişmesi ve gerek koruyucu gerekse tedavi edici temel sağlık yöntemlerinin ilerlemesi ile birlikte beslenme yetersizliğine bağlı ve salgın hastalıklar azalma eğilimi göstermektedir. Omran’a göre bu dönemde doğuşta yaşam beklentisi 30 ila 50 yıla kadar yükselmektedir.

3. Aşama – Dejeneratif ve İnsan Kaynaklı Hastalıklar Dönemi: Sağlık teknolojisindeki ilerlemelere bağlı olarak düşmeye başlayan bebek ve çocuk ölümlülüğü ile birlikte doğuşta yaşam beklentisi bu dönemde de artış göstermektedir. Kalkınmayla paralel ilerleyen şehirleşme ve mekanizasyon insanların yaşam biçimini değiştirirken günlük hareket miktarını aşan kalori alımı, sigara kullanımı gibi nedenler kronik ve dejeneratif olarak adlandırılan kalp-damar hastalığı, kanser gibi hastalıkları temel ölüm nedenleri haline getirmiştir. Günümüzde pek çok gelişmiş ülke bu süreçte olup, kimilerinde doğuşta yaşam beklentisi 80 yılı geçmiştir.

Gelişmekte olan ülkelerde epidemiyolojik geçiş gelişmiş ülkelerden daha hızlı yaşanmıştır. 1950’li ve 1960’lı yıllarda gelişmekte olan ülkelerde uluslararası kuruluşların desteği ile uygulanmaya başlanan ileri sağlık teknolojilerinin kullanımı ile birlikte bebek ve çocuk ölümlülüğü düşmüş ve doğuşta yaşam beklentisi hızlı bir artış göstermiştir. Bu gelişmeler demografik geçiş sürecini başlatmış ve hızlandırmıştır. Bu dönemde yaşanan nüfus artışının hızını kesmek amacıyla yine Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kuruluşların dahil olması sonucu antinatalist nüfus politikaları uygulanmaya başlanmış, aile planlaması ve doğum kontrol yöntemlerine erişimin yaygınlaşması doğurganlıktaki düşüşe katkı sağlamıştır. Doğurganlık ve ölümlülükteki değişimler nüfusun yaş yapısının değişmesine, bir başka deyişle nüfusun göreli olarak yaşlanmasına sebep vermektedir. Yaşlanma ile birlikte gelen kalp-damar hastalıkları ve kanserler hem hastalık yükü-maliyeti hem de ölümlülük açısından sağlık politikasının önceliklerini oluşturmaya başlamıştır.

Türkiye’de Cumhuriyet’in ilanından itibaren sağlık hizmetlerinde dönemlere bağlı olarak farklı politikalar uygulanmış ve birçok gelişme yaşanmıştır. Tarihsel olarak bu alandaki ilk gelişme 1920 yılında Sağlık Bakanlığı’nın kurulmasıdır. O yıllarda sağlık alanındaki temel sorunlar sağlık personelinin yeterli sayıda olmaması ve kırsal alanlara sağlık hizmeti sağlamaya çalışırken koruyucu sağlık hizmetlerinin uygulanabilir hale getirilmesidir. 1930 yılında günümüzde de hala yürürlükte olan Umumi Hıfzıssıhha Kanunu kabul edilmiştir. Bu kanunla birlikte 1923-1940 yıllarını kapsayan dönemde sıtma, verem, cüzzam gibi salgın hastalıklarla yoğun bir mücadele başlamıştır. 1920-1960 yılları arasında sağlık sorunlarıyla olan mücadele “Dikey Sağlık Örgütlenmesi” ve “Hastalıklarla Savaş” adı altında ele alınmış, hizmetler “Geniş Bölgede Tek Yönlü Hizmet” yaklaşımıyla yürütülmüştür. 1960 yılından sonra uygulanan politikalarda esas alınan ilke “Koruyuculuk” olmakla birlikte nüfusu yoğun olan tarımsal bölgelerde sağlık hizmetlerinin artırılmasının ülkenin tüm kesimlerinde sağlık sorunlarıyla mücadelede olumlu sonuçlar doğuracağı fikri benimsenmiştir. 1961 yılında çıkan 224 sayılı “Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Hakkında Kanun” ile herkesin faydalanabileceği eşit, yaygın ve sürekli bir sağlık hizmeti anlayışı getirilmiştir. 1963 yılında uygulanmaya başlayan kanun 1983 yılında tüm ülkede etkin hale gelmiştir. Bu kanunun içeriğinde yer alan hükümlerin güvenirliliği açısından 1961 yılında kabul edilen “Sosyal Güvenlik ve Sağlık Hakkı” yasasıyla güvence altına alınmıştır.

Tüm bu çalışmalar Türkiye’nin Omran’ın modelindeki birinci aşama olan salgın hastalıklar dönemini geçmesini sağlamıştır. Sağlık hizmetlerinin sosyalleştirilmesi ve koruyucu sağlık hizmetlerinin yaygınlaşması ile geniş kitlelerin sağlık hizmetlerine erişimi kolaylaşmıştır. 1983 yılında tamamlanan sosyalleştirmenin etkilerini Grafik 1’den görmek mümkündür. 12-23 aylık çocuklar arasında DPT ve kızamık aşısı olanların oranı özellikle 1980-1990 yılları arasında önemli bir artış göstermiştir. Yaşanan bu gelişmelerin etkisiyle epidemiyolojik geçiş sürecinin aşamalarını geçerken doğuşta yaşam beklentisi de yıllar içinde artmış ve Grafik 2’den de görüleceği gibi günümüzde 70’li yaşlara kadar ulaşmıştır.

Grafik 1: DPT ve kızamık aşısı olan 12-23 aylık çocukların oranı

Grafik 2: Doğuşta yaşam beklentisi

Doğuşta yaşam beklentisinin yükselmesine katkı sağlayan bir diğer unsur da bebek ve çocuk ölümlerinde yaşanan düşüşlerdir. Grafik 3 ve Grafik 4’ten de görüldüğü gibi sağlık hizmetlerinin yaygınlaşması bebek ve çocuk sağlığı üzerinde olumlu bir etki yaratmıştır. Grafik 5’ten de görülen gebeliği döneminde sağlık hizmeti alan ve doğumunu sağlık personeli gözetiminde gerçekleştiren annelerin oranındaki artışın da bebek ve çocuk sağlığı üzerindeki olumlu etkileri yadsınamaz. Bebek ve çocuk ölümlülüğünde yaşanan bu gelişmeler demografik geçişin ikinci ayağı olan doğurganlık düşüşleri ile iki yönlü bir etkileşim göstermektedir. Ne var ki, Türkiye’nin bu alanda önemli ilerlemeler kaydetmesi gereklidir. Dünya Bankası sınıflandırmalarına göre aynı gelir grubunda bulunduğumuz (yüksek-orta gelir grubu) ülkelerde 2010 yılında gerçekleşen bebek ve çocuk ölüm oranları Türkiye’den kısmen de olsa daha düşüktür. OECD ülkelerinin bebek ve çocuk ölüm oranı ortalamaları ise sırasıyla 6,5‰ ve 7,8‰ ile Türkiye’nin oldukça altındadır.

Grafik 3: Bebek ölüm oranı

Grafik 4: Beş yaş altı ölüm oranı

Grafik 5: Doğum öncesi en az bir kez kontrole giden ve doğumunu sağlık personeli yardımı ile gerçekleştiren kadınların oranı

Demografik geçişin ikinci ayağı olan doğurganlık düşüşünde de üreme sağlığı alanındaki gelişmeler önemli rol oynamıştır. Cumhuriyet’in ilk yıllarında savaşlarda yaşanan insan gücü kaybını yerine koymak amacıyla doğurganlığı arttırıcı nüfus politikaları izlenmiştir. Bu dönemde enfeksiyonel nedenler dolayısıyla meydana gelen ölümlerin yanı sıra çocuk ölümlerinin de fazla olması nüfusun büyümesine yönelik politikaların uygulanmasını teşvik etmiştir. Sonrasında, 1965 yılında çıkan 554 sayılı “Nüfus Planlaması Hakkında Kanun” ile Cumhuriyet’in ilk yıllarında uygulanan nüfusun büyümesine yönelik (pronatalist) politikalardan nüfus artış hızını sınırlayıcı (antinatalist) politikalara geçilmiştir. Bu kanunla birlikte esas alınan kişilerin istedikleri sayıda çocuk sahibi olmaları ve istenmeyen gebeliklerin önüne geçmek adına toplumun bilinçlendirilmesini sağlamaktır. Bu bağlamda herhangi bir cerrahi müdahale ve düşük yapma durumu ancak tıbbi olarak uygun görüldüğü takdirde yapılmaktadır. Kadın sağlığını ve buna bağlı olarak toplum sağlığını korumak adına yürürlüğe giren bu kanunun o yıllarda beklentileri tam anlamıyla karşılamadığı gerekçesiyle 1983 yılında 2827 sayılı “Nüfus Planlaması Kanunu” kabul edilmiştir. Bu kanunun içeriğinde istenmeyen gebeliklerin 10 haftaya kadar sonlandırılması, eğitimli pratisyen hekimlerin gebeliklerin sonlandırılması üzerine müdahale edebilmesi, ebe ve hemşirelerin ise doğum kontrol yöntemlerinden biri olan rahim içi araç (RİA) uygulamasını gerçekleştirebilmesi yer almaktadır.

Türkiye’de toplam doğurganlık oranı, yani kadın başına düşen ortalama çocuk sayısı 1970’lerin sonundan 2008’e kadar neredeyse yarı yarıya düşmüştür ve kır-kent arasındaki fark da azalmıştır. Nüfus planlaması hakkında çıkan kanunlar ve başlatılan uygulamalar sayesinde Grafik 7 ve Grafik 8’den de görüleceği üzere doğum kontrol yöntemi kullanımı yaygınlaşmıştır ve bu doğurganlık düşüşlerini tetiklemiştir.

Grafik 6: Toplam doğurganlık oranı

Grafik 7, 15-49 yaş arası evlenmiş kadınların en az bir kez yöntem kullanma oranlarını göstermektedir.  Görüldüğü gibi hiç yöntem kullanmayan kadınların oranında zaman içinde önemli bir düşüş mevcuttur. Doğum kontrol yöntemlerinin yaygınlığındaki artışın en önemli göstergesi modern doğum yöntemlerinin kullanılmasıdır. Yukarıda bahsedilen yasalar sonrasında 1978 yılından bu yana modern kontrol yöntemi kullananların oranı sürekli artmıştır. Benzer bir durum şu anda evli olup yöntem kullanan kadınlar için de geçerlidir. Grafik 8’den görüleceği üzere şu anda evli olup yöntem kullanan kadınlar içinde daha etkili olan modern yöntemlerin kullanımı zaman içinde sürekli bir artış göstermiştir, bu da doğurganlık düşüşlerinde önemli bir rol oynamıştır.

Grafik 7: En az bir kez doğum kontrol yöntemi kullanmış kadınların oranı ve kullandıkları yöntem

Grafik 8: Halen doğum kontrol yöntemi kullanan kadınların oranı ve kullandıkları yöntem

Doğum kontrol yöntemlerinin yaygınlaşması doğurganlık düşüşünü tetiklediği gibi istenmeyen gebelikleri önleyerek anne ve çocuk sağlığına katkı sağlamıştır. 1983 yılında 10 haftaya kadar tıbbi müdahale ile gebeliğin sonlandırılmasına izin verilmesinin ardından isteyerek düşüşlerde bir artış yaşanmış, fakat 1988 yılı sonrasında isteyerek düşüklerin oranı gitgide azalarak 2008 yılında 1983’teki değerinin altına düşmüştür. Bu veriler son zamanların popüler konularından biri olan “kürtaj” tartışması açısından çarpıcıdır. 1965 ve 1983 yılında çıkan yasalarla birlikte özellikle modern doğum kontrol yöntemlerinin yaygınlaşması ve kadınların bu yöntemlere erişiminin kolaylaşması istenmeyen gebelikleri önemli ölçüde önleyerek kürtajı bir doğum kontrol yöntemi olmaktan çıkarmıştır. Kadın sağlığı açısından tehlikeler içeren bu yöntemin yaygınlaşmaması adına doğum kontrol yöntemlerinin ve aile planlaması hizmetlerinin ihtiyacı karşılayacak ölçüde sağlanması bu bağlamda önem kazanmaktadır.

Grafik 9: İstenmeyen doğumların oranı

Grafik 10: İsteyerek düşüklerin oranı

Anne sağlığı açısından kaydedilen önemli gelişmelere rağmen anne ölümleri Türkiye’nin sağlık alanında önemle üzerinde durması gereken konulardan biridir. Ulusal Anne Ölümleri Çalışması’nın (2005) sonuçlarına göre Türkiye’de gebeliğe bağlı ölüm oranı 100.000 doğumda 38,3’tür. Dünya Bankası verilerine göre OECD ülkeleri için bu oran 18,7’dir. Tablo 1’de görülen değerler ise, bir kadının gebelik dolayısıyla hayatı boyunca karşılaşabileceği ölüm riskini göstermektedir. 1990’dan bu yana risk düzeyinde önemli bir azalma olmasına rağmen, 1/2200 ile Türkiye OECD ortalamasından daha yüksek bir risk faktörüne sahiptir.

Tablo 1: Hayat boyu anne ölüm riski (1:değer)

1990-2002 yılları Türkiye’de sağlık hizmetlerini geliştirmek adına farklı politikaların tasarlandığı fakat başarılı bir şekilde uygulanamadığı yıllar olmuştur. 2003 yılı ise sağlık hizmetlerinde yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. 2003-2008 arasında Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) ve Dünya Bankası’nın yardımıyla “Sağlıkta Dönüşüm Programı” başlatılmıştır. Program çerçevesinde ele alınan temel başlıklar arasında yaygın ve eşit bir sağlık hizmeti sisteminin oluşturulması, Sağlık Bakanlığı’nın denetim açısından geliştirilmesi, ilaç ve malzeme yönetimin tek bir çatı altında toplanması, genel sağlık sigortası ve etkili bir sağlık bilgi sisteminin oluşturulması yer almaktadır. Bu program kapsamında 2004 yılında 5258 sayılı “Aile Hekimliği Pilot Uygulaması” ve 5510 sayılı “Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası” yasaları yürürlüğe girmiştir. Aile Hekimliği uygulaması 2005 yılında Düzce’de başlamış olup 2010 yılında tüm ülkede etkin hale gelmiştir. Sağlıkta dönüşüm programıyla birlikte eşit ve yaygın olarak sağlık güvencesini sağlamak adına bireylerin gelir düzeylerine bağlı ödenek seçeneklerinin mevcut olduğu “Genel Sağlık Sigortası” uygulaması öngörülmüştür. Bu alanda yapılan en son çalışma ise 2011 yılında 663 sayılı Sağlık Bakanlığı ve Bağlı Kuruluşların Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’nin yürürlüğe girmesidir. Bu kanunla Sağlık Bakanlığı’nın yapısı ve çalışan personel üzerinde değişiklikler esas alınmıştır. Yapılan değişikliklerin neticesinde bakanlık Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu, Türkiye Halk Sağlığı Kurumu, Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumu, Türkiye Hudut ve Sahiller Sağlık Genel Müdürlüğü olmak üzere 4 ana kuruluş altında çalışmalarına devam etmiştir. Gerçekleştirilen son uygulamayla artık Türkiye’de halk sağlının korunması, sağlık problemlerinin takibi Türkiye Halk Sağlığı Kurumu tarafından gerçekleştirilmektedir.

Demografik dönüşümünü tamamlamakta olan Türkiye, epidemiyolojik geçiş sürecinde de üçüncü aşamaya gelmiş bulunmaktadır. Yukarıda belirtildiği gibi bu dönemin özelliği artan yaşam beklentisi ile birlikte dejeneratif, insan kaynaklı hastalıkların yaygınlaşmasıdır. Yazı dizisinin önceki bölümlerinde belirtildiği gibi yaşlı nüfusun toplam nüfus içindeki payı artmaktadır ve gelecekte de bu artışın sürmesi beklenmektedir. Nüfusun yaş yapısındaki bu değişimle birlikte Türkiye’de de hastalıkların ve ölüm nedenlerinin yapısı değişmektedir. Grafik 11’den görüleceği üzere kalp-damar, solunum sistemi, kanserler gibi hastalıkları kapsayan ikinci grup hastalıklar temel ölüm nedeni olarak karşımıza çıkmaktadır. Beslenme yetersizliğine bağlı, bulaşıcı hastalıklar ile perinatal/maternal ölümlere neden olan birinci grup hastalıkların tüm ölümler içindeki payı %15, yaralanmalara bağlı hastalıkları kapsayan üçüncü grubun payı ise %6’dır.

Grafik 11: Tüm ölümlerin hastalık gruplarına göre dağılımı

Grafik 12’de temel hastalık gruplarına göre ölümlerin dağılımı daha detaylı olarak gösterilmektedir. Sağlık Bakanlığı tarafından yapılan çalışmaya göre, ikinci grup hastalıklar içinde yer alan ve  “yaşlı hastalıkları” olarak tabir edilen kalp-damar hastalıkları ve kanserler Türkiye’de en fazla ölüme neden olan hastalık gruplarıdır. Grafik 13’te ise Türkiye’de en fazla ölüme neden olan ilk 10 hastalığın dağılımı görülmektedir. Kalp hastalıkları, beyin-damar hastalıkları, solunum yolu hastalıkları, akciğer kanseri ve diyabet gibi hastalıklar burada da temel ölüm nedenleri olarak karşımıza çıkmaktadır.

Grafik 12: Temel hastalık grupları ve cinsiyete göre ölümlerin dağılımı

Grafik 13: Ölüme neden olan ilk 10 hastalığın ölüm sayıları içindeki yüzdesi

Bahsi geçen bu hastalıklar ölüme sebebiyet vermenin yanı sıra, hastalığa sahip olunan dönem süresince kişilerin hayat kalitesini düşürmektedir. Toplam hastalık yükünün bir göstergesi olan DALY (disability adjusted life year), hastalık kaynaklı erken ölümden dolayı kaybedilen yıllarla, hastalık kaynaklı yeti kaybına maruz kalınan yaşam yıllarının hesaplanması ile oluşturulmaktadır. Grafik 14’te görüldüğü gibi, Türkiye’de hem kadınlarda hem de erkeklerde hastalık yüküne neden olan hastalıkların başında kalp hastalıkları gelmektedir. Hastalık yüküne sebep olan temel risk faktörleri arasında sigara kullanımı, yüksek kan basıncı, yüksek beden kitle endeksi, yetersiz hareket, düşük meyve sebze tüketimi, yüksek kolestrol gibi etmenler bulunmaktadır. Sağlık Bakanlığı’nın 2004 yılında yapmış olduğu çalışmaya göre, sigara kullanımının bırakılması halinde hastalık yükü erkekler arasında yaklaşık %15 azalmaktadır. Yüksek kan basıncının önlenmesi halinde ise hastalık yükü kadınlar arasında yaklaşık %9, erkekler arasında ise yaklaşık %8 oranında azalacaktır.

Grafik 14: Hastalık yükünün (DALY) cinsiyet ve temel hastalık gruplarına göre dağılımı

Son yıllarda Sağlık Bakanlığı, bireylerin ve buna bağlı olarak da toplumun sağlık düzeyini korumak ve hastalıklarla mücadele etmek amacıyla çeşitli kampanyalar başlatmıştır. Bunlardan bir tanesi halkı doğru beslenme konusunda bilinçlendirmek amacıyla başlatılmış olan  “Obezite Mücadele Hareketi” kampanyasıdır.  Kampanyanın kamuoyuna iletilmesi için “ Beden Kitle Endeksi” ve “Hareket Et” başlıklı iki kamu spotu kullanılmıştır. Bir diğer kampanya ise sigaranın tüketiminin engellenmesi amacıyla yürütülmüştür. Türkiye’de kapalı alanlarda sigara içilmesini yasaklayan yasal düzenleme 2008 yılında yürürlüğe girmiştir. Halkı bu anlamda bilinçlendirmek amacıyla Sağlık Bakanlığı tarafından çeşitli kampanyalar yürütülmüştür. “Dumansız Hava Sahası” ve  “Havanı Koru”  başlıkları altında gerçekleştirilen medya kampanyaları bunlardan bazılarıdır. Yukarıda belirtilen yaş ve sağlık yapısındaki değişim ve öne çıkan temel hastalık nedenleri gözetilerek Türkiye Halk Sağlığı Kurumu eliyle yürütülen bu kampanyalar koruyucu sağlık hizmetleri kapsamında bahsedilen hastalık nedenlerini hedef alarak ülkedeki hastalık yükünü azaltmayı amaçlamaktadır.

2009 verilerine göre, OECD ülkelerinin ortalama doğuşta yaşam beklentisi 79,5 ile Türkiye’den fazladır. 65 yaş ve üstü nüfusun oranı da %14,9 ile Türkiye’nin üstündedir. Beyin-damar ve kalp-damar hastalıklarının neden olduğu ölümlerin toplam ölümler içindeki oranı bu ülkelerde %35, kanserlerin neden olduğu ölümlerin oranı ise %28’dir. Demografik ve epidemiyolojik geçiş süreçlerini Türkiye’den önce tamamlamış olan Avrupa ülkelerinin yaşadıkları süreç göz önünde bulundurulduğunda, Türkiye’de yaşlı nüfusun artışı ile birlikte bahsi geçen hastalıkların yaygınlığının artması beklenmektedir. Bu bağlamda bu hastalıklara neden olan temel etkenleri hedef alan koruyucu ve halkı bilinçlendirici sağlık hizmetlerinin devamının yanı sıra, gelişmişlik düzeyimize kıyasla geride kaldığımız anne, bebek ve çocuk ölümleri konularında çok yönlü bir sağlık hizmeti anlayışı Türkiye’nin gereklerinden biri olarak karşımıza çıkmaktadır.

Kaynakça

Akın, A. & Ersoy, K., 2012. 2050'ye Doğru Nüfusbilim ve Yönetim: Sağlık Sistemine Bakış. İstanbul: TÜSİAD TÜSİAD.

Dünya Bankası, 2013. World Development Indicators. [Online] Available at: http://databank.worldbank.org/data/views/variableselection/selectvariables.aspx?source=world-development-indicators [Accessed 4 April 2013].

Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü, 1978. Türkiye Doğurganlık Araştırması. Ankara: Hacettepe Üniversitesi Hacettepe Üniversitesi.

Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü, 1983. Türkiye Doğurganlık ve Aile Sağlığı Araştırması. Ankara: Hacettepe Üniversitesi Hacettepe Üniversitesi.

Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü, 1988. Türkiye Doğurganlık ve Sağlık Araştırması. Ankara: Hacettepe Üniversites Hacettepe Üniversitesi.

Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü, 1993, 1998, 2003, 2008. Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması. Ankara: Hacettepe Üniversites Hacettepe Üniversitesi.

Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü, 2005. Türkiye Ulusal Anne Ölümleri Çalışması. Hacettepe Üniversitesi.

OECD, 2011. Health at a Glance 2011: OECD Indicators. OECD.

Omran, A.R., 1971. The Epidemiologic Transition: A Theory of the Epidemiology of Population Change. The Milbank Memorial Fund Quarterly, 49(4), pp.509-38.

T.C. Sağlık Bakanlığı, 2004. Türkiye Hastalık Yükü Çalışması. Ankara: T.C. Sağlık Bakanlığı T.C. Sağlık Bakanlığı.

T.C.Sağlık Bakanlığı, 2008. Türkiye Sağlıkta Dönüşüm Programı İlerleme Raporu. Ankara: T.C.Sağlık Bakanlığı T.C.Sağlık Bakanlığı.