Levent Köker ile Başkanlık Sistemi Üzerine

Soru: Türkiye’deki siyasi sistemin aslında yarı-başkanlık ya da başkanlık sistemine daha yakın olduğu gündemde tartışılan konular arasında; dolayısıyla şu temel soruyla başlamak istiyorum: Siyasi sistemler sınıflandırmasına baktığımızda Türkiye’nin konumunu nasıl ve ne olarak belirleyebiliriz?

 

Bir kafa karışıklığımız var. Anayasa hukuku kamu hukuku ve siyaset bilimi okuyanlar başkanlık sistemini, parlamenter sistemi bilirler. Bunlar tipik sistemlerdir. Bu tipik sistemlerin gerçek dünyadaki karşılıkları zaman zaman farklılaşabilir. Parlamenter ve başkanlık sistemi demokratik rejimlerde uygulanan iki sistemin adıdır ve bu sistemlerin de ne olduğunu şöyle biliyoruz: Başkanlık sisteminde yasama yürütme ve yargı arasında tam bir ayrım var. Hangi bakımdan bu tam ayrım söz konusu? Birbirlerine bir şekilde organik olarak bağlı değiller; tabi bunu söylerken bazı rezervler koymak lazım. Mesela, Amerika Birleşik Devletleri başkanlık sisteminin en tipik örneğidir. Burada yürütme tek kişiyle temsil ediliyor; daha doğrusu tek kişiden (başkandan) oluşuyor. Yasama, temsilciler meclisi ve senatodan meydana gelen kongrede bulunan bir güç; yargı ise bağımsız fakat örneğin yüksek mahkemedeki yargıçların atamaları söz konusu olduğunda bu atamaları başkan yapıyor. Bu atamaları başkan yapıyor ama senatonun da onayı gerekiyor. Başkan sekreterlerini (bizde bakanların karşılığı – yürütme organının diğer üyeleri) atıyor fakat bunların atanmasında dahi senatonun onayı gerekiyor. Dolayısıyla tamamen birbirinden kopuk olmayan bu tarz ilişkiler var. Fakat örneğin; yasama organının üyesi olanlar yürütmenin içinde yer almıyorlar. Yani bunlara bakarak şöyle bir şekilde netleştirebiliriz: yargı bağımsızlığı bütün demokratik sistemler için bir veri; dolayısıyla ister parlamenter sistem ister başkanlık sistemi olsun yargı mutlaka bağımsız olmalı ve yargı bağımsızlığının nasıl bir örgütlenme içinde olacağı da ülkeden ülkeye değişir. Fakat başkanlık sisteminde şöyle olur parlamenter sistemde mutlaka böyle olur diye bir şemamız yok. Yargı bağımsızlığı işi bu sistem tartışmasının biraz dışında kalan bir husustur. Dolayısıyla, başkanlık sistemi ve parlamenter sistemi tartışmasının ana noktası yasama yürütme ilişkileridir. Yasama yürütme ilişkileri açısından baktığımızda da - ki oradan bakmak zorundayız - başkanlık sisteminin de birinci özelliği olan yasama organı ile yürütme organının tamamen birbirinden bağımsız olarak teşekkül ettiğini görüyoruz. Yani yasama organı ayrı bir şekilde oluşuyor; yürütme organı ayrı bir şekilde oluşuyor. İkinci özellik, yasama organı ile yürütme organı arasında birbirine karşı sorumlu olabilme ve birbirini feshedebilme gibi yetkiler yok, yani başkan kongreyi dağıtamadığı gibi kongrede başkanı görevden düşüremiyor. “Impeachment” adında yargı sürecine benzer bir yetki istisnai olarak mevcut ve çeşitli zamanlarda Amerika Birleşik Devletleri’nde örnekleri de görülmüştür. Buna göre, başkan çeşitli sebeplerle Kongre’de yargılanabilir ama bu yasamanın yürütmeyi düşürmesi ya da onu feshetmesi gibi bir özellik taşımaz. Sonuç olarak, yasama organı ve yürütme organı birbirinden bağımsız olarak oluşuyorlar ve her ikisinin de karşılıklı olarak birbirleri üzerinde birbirlerini ortadan kaldırmaya varacak yetkileri yok fakat birbirleriyle ilişkileri var.  Örneğin; tasarrufların oluşması, yargıç atamaları ve bütçe gibi bazı konularda Amerika Birleşik Devletleri’nde senatonun mutlaka onayı gerekiyor. Burada neden senato da temsilciler meclisi değil derseniz, bunun sebebi Amerikan tarihinin özelliklerinden, yapının federasyon olması gibi bir takım özelliklerde bulunabilir. Bunu ayrıca belki belirtmek gerekebilir ama konunun asıl ana noktası yasama ve yürütmenin birbirinden bağımsız olarak oluşması, oluşum bakımından aralarında organik bir rabıtanın olmaması ve birbirlerini karşılıklı olarak feshedememeleri fakat başkanlık sisteminin de özü olarak birbirlerini dengelemeleri ve denetlemeleridir. Dolayısıyla, bağımsız oluşacaklar, tamamen ayrı organlar olarak meydana gelecekler ve birbirlerini dengeleyecekler ve denetleyecekler (check and balances). Bu dengeleme ve denetleme sisteminin hedefi nedir? Amerika’yı kuranlar bu sistemi bu şekilde kurarken şunu söylemişlerdir: En kötü yönetim mutlak yönetimdir. Bu mutlak yönetimi mümkün olduğu kadar hak ve özgürlükler e saygılı bir biçimde sınırlandırmak gerekir ve işte bu sınırlandırmanın hak ve özgürlüklere güvence olabilmesi için de böyle bir dengelenme ve denetleme (check and balances) sistemi kurmak istemişlerdir. Başkanlık sistemini bu şekilde tanımlayabiliriz.

 

Parlamenter sistemde ise halk tarafından yapılan bir seçimle yasama organı oluşuyor ve yasama organı kendi içinden bir yürütme organı çıkarıyor. Dolayısıyla, yürütme organı yasama organının içinden çıkıyor. Yürütme organı yasamanın içinden çıktığı için yürütme organı yasama organına karşı sorumlu durumda oluyor. Bu sebeple, yasama organı yürütme organını isterse belirli mekanizmaları kullanmak suretiyle görevden alabiliyor veya düşürebiliyor. Yürütme organının bir üyesini düşürebileceği gibi yürütme organının tümünü yani hükümeti veya kabineyi de düşürebilir. Bu klasik parlamentarizm dediğimiz sistemin esasını meydana getiriyor. Fakat şöyle bir gelişmeyle birlikte ortaya yeni bir durum çıktığını söylememiz gerekiyor. Özellikle İkinci Dünya Savaşından sonraki sosyal devletle ilgili gelişmeler veya Fransa tarihinin kendi özelliğinden kaynaklanan 5. Cumhuriyet anayasasının içindeki bazı gelişmeler sebebiyle yürütme organının yasama organı karşısında güç sahibi olması gerektiği yolunda bir oluşum ortaya çıkmıştır. Bunun sosyal devlet gibi ya da devletin düzenleyici işlevlerindeki artışla ilgili boyutu yasa çıkartmak yerine yasa gücünde kararname çıkartmakla ülke idaresinin sağlanması gerektiği düşüncesidir. Böylece daha hızlı hareket edilebilir, daha az bürokratik olunur, hantallıktan kurtulunur, devletin daha iyi işlemesi sağlanır gibi bir takım gerekçeleri de var. Sonuç olarak, yürütmenin yasama karşısında biraz güç kazanmasının söz konusu olduğunu görüyoruz. Bunun siyasi görüntüsü de şu şekilde olmuştur; parlamenter sistem içinde kalmakla birlikte yürütme organına da belirli şartlar oluşursa yasama organını feshetme yetkisi verilmiştir. Özellikle cumhurbaşkanlarına parlamento seçimlerini yenileme yetkisinin verilmiş olduğunu görüyoruz. Fransa’da 1958 5. Cumhuriyet anayasası bir değişiklik geçirerek cumhurbaşkanına klasik parlamentarizmde olmayacak olan yetkiler tanınmıştır. Bunlar arasında en önemlisi de parlamentonun feshi yetkisidir. Bir başbakan başkanlığında oluşan kabinenin üzerinde ona da hâkim olabilecek hatta onun adına başka işlemler yapabilecek şekilde cumhurbaşkanına bazı yetkilerin verildiğini görüyoruz. Dolayısıyla, Fransa’daki bu sistemde, Charles de Gaulle dönemi ve Cezayir krizi gibi süreçlerle birleşen bir tarihsel momentte güçlü bir cumhurbaşkanlık makamı ortaya çıkmıştır. Bu sistemde bir başbakan ve bir parlamento var ve başbakan ve hükümet parlamenter rejimde olduğu gibi parlamentodan çıkıyor ve ona karşı sorumluluğu vardır. Fakat burada başbakanın yerinde bir cumhurbaşkanı var. Cumhurbaşkanı klasik parlamenter sistemde sembolik yetkilerle donatılmış bir makamdır yani hiçbir icrai yetkisi yoktur. Buna karşılık Fransa sisteminde büyük icrai yetkilerle donatılmış bir cumhurbaşkanı makamının özellikle De Gaulle ile birlikte tesis edildiğini görüyoruz. Buna da Maurice Duverger yarı başkanlık sistemi demeyi tercih etmiş ve bundan itibaren de bu sistem yarı başkanlık sistemi diye kullanılır olmuştur fakat bazı hukukçu arkadaşlarımız bunun aslında yarı başkanlık değil de yarı parlamenter sistem olarak da nitelendirilebileceğini söylüyorlar.

 

Türkiye’deki kafa karışıklığı başkanlık sistemi denilince neyin kastedildiğinin bilinmemesinden kaynaklanıyor. Yani başkanlık sistemi denildiği zaman biz güçlü bir cumhurbaşkanı ile birlikte var olan Fransa örneğindeki yarı-başkanlık sistemini mi kastediyoruz yoksa Amerika Birleşik Devletleri’ndeki gibi yasama ve yürütmenin birbirinden tamamen ayrı biçimde oluştuğu ve yetki alanlarının da birbirinden tamamen ayrıldığı ama birbirlerini frenleyip dengeleyebildikleri bir başka sistemden mi bahsediyoruz? Başkanlık sistemi denilince ben Amerika sisteminden üretilmiş olan kuvvetler ayrılığının en sert biçimini ve onun arkasındaki tarihsel, felsefi düşünsel yapıları anlıyorum.

 

Türkiye’nin mevcut anayasasının ana doğrultusu itibariyle ve cumhuriyetin kuruluşundan da bir miras devralınması ile özetleyebileceğimiz bir şekilde meclis üstünlüğüne dayanıyor. 1920’lerde meclis hükümeti vardı, 1924’te meclis üstünlüğü fikri bir anayasal sistem haline geldi ve milli egemenliğin yegâne tecelligahı Türkiye Büyük Millet Meclisidir dendi. Fakat 1961 ile birlikte biz klasik parlamenter sistemi benimsedik. 1924’te parlamenter yapıdır fakat 1924’te meclisin 21 anayasasından adeta taşımış olduğu kuvvetler birliğine benzer bir iz vardır. Dolayısıyla konvansiyon sistemine benzer bir yapısının da olabildiğini görüyoruz çünkü 1924 anayasasında Türkiye Büyük Millet Meclisinin yargı yetkisini de zaman zaman kullandığını ve paylaştığını biliyoruz. En son Tahkikat Komisyonları da bu bağlamda bir tartışma yaratmıştır fakat bundan daha önce olan İstiklal Mahkemeleri de vardır. Hatta bundan öte yargı bağımsızlığı olmasıyla birlikte teşri tefsir denilen yasaların nasıl yorumlanacağı konusunda Türkiye Büyük Millet Meclisinin yasama yorumu yapabilmesi şeklinde ifade edebileceğimiz bir uygulama var. Buna göre eğer meclis isterse doğrudan yargı pratiğinin içine de zaman zaman girebiliyor. Bütün bunları düşündüğümüz zaman 1924 parlamenter sistem ile meclis hükümeti sistemi arasında bir ara yerde duruyor diyebiliriz ama 1961 ile birlikte biz artık tam klasik parlamenter sisteme sahip bir memleket oluyoruz. Bu dönemde, yabancı devlet büyük elçilerini kabul etmek gibi sembolik törensel yetkilerle donatılmış, devletin birliğini temsil etmekle görevli, sembolik olarak başkomutan payesiyle de onurlandırılmış bir makam olarak cumhurbaşkanlık makamı var. Bunun dışında aslolan yasama organı ve onun içinden çıkan yürütme organı yani bakanlar kuruludur. Bakanlar kurulunun yasama organını feshetme gibi bir yetkisi yok, yasama organının ise yani Türkiye Büyük Millet Meclisinin ise yürütme üzerinde böyle bir güçlü denetim yetkisi var. 1960- 1980 arasında bu gensoru mekanizmaları gibi yollarla etkili bir biçimde kullanılmıştır. Bunlar siyasi hayatın özellikleri nedeniyle de olan şeyler.

 

1980’den sonra değişiklikler yaşanmıştır. 1982 anayasasıyla getirilen sistem özünde parlamenter sistem gibi görünüyor fakat cumhurbaşkanına verilen yetkilere baktığımızda, cumhurbaşkanın bir kısmını tek başına kullanabildiği, yasama yürütme ve yargı ile ilgili atamadan tutun da başkanlık etmeye kadar varan çok belirleyici ve icrai yetkileri olduğunu görüyoruz. Buna karşılık sorumluluğu yok. Fakat parlamenter sistemde cumhurbaşkanı yetkisizdir ve dolayısıyla sorumsuzdur. Bizde 1961’de benimsenen sistemde budur ama 1982’de cumhurbaşkanının büyük yetkileri var ama buna karşılık sorumluluğu yok. Bu bir hukuk garabetidir. Dolayısıyla Türkiye’nin bu sistemden çıkması lazım; yani günümüzde yeni anayasa dediğimiz temel değişim ihtiyacının kaynaklarından bir tanesi olarak belki bu da söylenebilir. Asıl anayasa sorununu ortaya çıkaran Kürt sorunu gibi başka büyük sorunlarımız olsa da işin içinde böyle kurumsal yapıyla ilgili meseleler de var. Biz sistem konuştuğumuz için bu mesele önemlidir. Cumhurbaşkanının bu kadar yetkisinin olup da sorumsuz olması gibi bir sistem yoktur. Bu kuşkusuz başkanlık sistemi değildir çünkü başkanda yetkiler var ama en azından siyasi sorumluluğu da var. 1982 anayasasında ise cumhurbaşkanın yetkileri var ama sorumluluğu yok. Muhtemelen şöyle düşünmüşler, anayasanın maddelerinin yazılışından da bunu anlıyoruz, oradaki tartışmalardan da bu böyle çıkıyor: Cumhurbaşkanı aynı zamanda devlet organları arasında uyumlu çalışmayı gözetmekle yükümlü kılınmış olan bir makamdır. Verilen yetkiler de bir anlamda bu göreviyle de bağlantılı olarak cumhurbaşkanını sistem içinde yerleştirmiş vesayet yani kontrol makamlarından bir tanesidir. Dolayısıyla, bu makama Kenan Evren’den sonra büyük ihtimalle bir askeri veya sivil bir bürokrat gelecektir. O kişi de Kenan Evren ‘in yaptığı işe benzer bir iş yapacaktır.  Bu şekilde seçilmiş temsilcilerin içinden çıkan Bakanlar Kurulunu devlete zarar vermeyecek şekilde kontrol edebilecek. Bunun sebebi, Türkiye’de 1960’dan beri aslında belki de cumhuriyetten beri var olan ve özellikle elit bürokratik kesimlerde bulunan genel siyasi kanaattir. Buna göre, halk kendisi için doğru olanı seçmesini bilemez. Hatta kendisi için doğru olanı seçse bile bu zaman zaman devletimiz için zararlı olabilir; bu yüzden bu seçilmiş politikacıları kontrol etmek gerekmektedir. Bu memleketin yalan yanlış politikacılardan çok canı yanmıştır diye Atatürk’ün de bu konuyla ilgili bir sözü vardır. Bu sebeple, yalan yanlış politikacıların yapacağı yanlışlardan korunmak için cumhurbaşkanlığı böyle bir yetkiler manzumesiyle donatılmış bir makam olarak karşımıza çıkıyor ve 12 Eylül anayasası bunu öngörüyor.

 

Türkiye’de 2007 yılında cumhurbaşkanlığının seçim sürecine çok yersiz bir müdahalede bulunuldu. Böyle bir müdahalede bulunulunca Adalet ve Kalkınma Partisi de karşılık olarak bir siyasi hareket yaptı. Aslında boyun eğip sözde ve özde laikliğe bağlı bir aday üzerinde anlaşıp Ahmet Necdet Sezer benzeri bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşını cumhurbaşkanı yapmaya razı olabilirdi fakat anlaşılan güçler dengesi Adalet ve Kalkınma Partisine bunu yapmama ve kendi adayında yani Abdullah Gül’de ısrar etme gücünü de verdi. Bana sorarsanız, hala bu kanaatteyim, demokratik gelişmemiz bakımından bu gelişme yerinde olmuştur çünkü öbür türlü askeri ve sivil bürokrasinin siyasi hayatımız üzerindeki yetkili ama sorumsuz hâkimiyeti devam edecekti. Dolayısıyla en temel demokratik prensip bu bürokratik vesayet içinde çalışamadığı için demokratikleşmemiz bakımından bunun önemli bir gelişme olduğunu söylemeliyim. O zaman da Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesinin demokratik gelişmemiz bakımından iyi olacağını düşünmüştüm şimdi de öyle düşünüyorum.

 

Alternatif olarak cumhurbaşkanın halk tarafından seçilmesi yönünde bir anaysa değişikliği göründü. Bu alternatifin dışında başka bir şey yapılabilir miydi diye sorarsanız biraz zor görünüyordu çünkü Anayasa Mahkemesi öyle bir karar verdi ki 367 milletvekili genel kurul salonunda hazır olmadığı takdirde cumhurbaşkanı seçimini Türkiye Büyük Millet Meclisi yapamıyordu. Anayasa Mahkemesi o tarihte bundan daha öte bir karar verdi. 27 Nisan günü yapılmış olan birinci tur oylamayı iptal ederken cumhurbaşkanlığı seçim sürecini de durdurdu. Bu süreç bir daha nasıl başlayabilirdi? Dolayısıyla Adalet ve Kalkınma Partisi hem bir erken seçim kararı aldı (Kasım seçimlerini Temmuza çekti) hem de aynı zamanda bir anayasa değişikliği yaparak cumhurbaşkanının bundan sonra yani Abdullah Beyden sonra artık halk tarafından seçileceği yönünde bir anayasa değişikliği oldu. Bu gelişmeler ardı ardına oldu. Temmuz 2007 seçiminden sonraki oy dağılımı çerçevesinde Abdullah Gül cumhurbaşkanı seçildi ve şimdi biz halkoyuyla bir cumhurbaşkanı seçeceğiz fakat anayasadaki sistem değişmedi. Cumhurbaşkanı büyük yetkilere sahip, parlamento seçiyordu, genellikle bir bürokratı seçiyordu ya da seçmesi düşünülüyordu ve Türkiye tarihinde de hep öyle olmuştu. 1960’lardan itibaren bakarsak Cemal Gürsel, Cevdet Sunay, Fahri Korutürk, bunların hepsi emekli daha doğrusu seçildikleri tarihte zorunlu olarak emekli olmaları gereken genelkurmay başkanı veya emekli generallerdir. Unutmayalım Fahri Korutürk’ün seçilmesi de askerin tercihine karşı bir başka askerin çıkarılması suretiyle olmuştur. Yani 1973’te Faruk Gürler seçilecekti ve 12 Mart sürecinde onun seçilmesi için baskıda bulunulmuştu. Hatta onun seçileceği o kadar garantiydi ki Faruk Gürler istifa ettirilip Cumhuriyet Senatosu üyesi yapılmıştı ve bu suretle aday olup cumhurbaşkanı seçilecekti. Aday oldu ama seçmediler. Fakat buna karşılık yine de bir asker seçildi. Rahmetli Fahri Korutürk’ü her zaman çok saygıyla anıyorum çünkü bizim parlamenter sistemi en uygun ve en onurlu şekilde temsil ettiğini ve benim de en beğenerek temsil ettiğini düşündüğüm birisi olarak görev yapmıştı ve hiç bir şekilde asker kişiliğini yansıtmamıştır. Görev süresi bitince de çekildi; zaten öyle olması gerekiyor. Ahmet Necdet Sezer’de öyle olmamıştı. Görev süresi biten cumhurbaşkanının yerine cumhurbaşkanın vekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi başkanın vekâleten görevi devralması gerekirdi. Fakat Sezer’in durumunda bu olmadı. Süresi bittiği halde görevini yapmaya devam etti ve bence tartışmalı olan bir dönemdi.

 

Konumuza dönersek, şu anda cumhurbaşkanını halk seçecek ve bütün yetkileri aynen duruyor. Bu durumda bizim zaten parlamenter sistemden sapma niteliğinde olan aşırı yetkili bir cumhurbaşkanı makamına sahip olma durumumuzda ne gibi bir durum ortaya çıkacaktır? Çok siyasi bir şey söylemek gerekirse; halk tarafından seçilecek olan cumhurbaşkanı bir siyasi partinin mensubu olacaktır, muhtemelen Adalet ve Kalkınma partisinin mensubu olacak ve yine muhtemelen Adalet ve kalkınma Partisinin genel başkanı bu işe talip olacaktır. Sıkıntı ise şurada; anayasamıza göre halk tarafından da seçilecek olsa bile, seçilecek olan cumhurbaşkanı seçildiği zaman partisiyle varsa ilişkisi kesilecektir ve bu geçmişte sorun yarattı. Cumhurbaşkanı seçilen sivil politikacıların parti liderlikleri ya da parti aidiyetleri sona erdiği için liderlikleri ne kadar etkili olursa olsun partileriyle olan ilişkileri kesilince tuhaf bir durum ortaya çıkıyor ve bundan partiler güç kaybediyor. Mesela rahmetli Turgut Özal’ın 1989’da cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra Anavatan Partisi zaman içinde bitti. Fakat diyeceksiniz ki Anavatan Partisi’nin erimesi zaten 1987 seçimlerinden başlamıştı fakat Özal’ın o partiye olan hâkimiyeti cumhurbaşkanı seçildikten sonra partiyle ilişkisinin kesilmesi nedeniyle zayıfladı. Parti içinde çeşitli kanatlar vardı: liberaller, muhafazakârlar, milliyetçiler, eski sosyalistler. Özal’ın dört eğilimi partimde birleştirdim söylemi bu durumu yansıtmaktadır. Bu eğilimlerden her biri anlaşılan Anavatan Partisi içinde bir bakıma siyaset yapmaya yani partiyi ele geçirmeye çalıştılar. Sonuçta çeşitli nedenlerle zayıflamakta olan parti, Özal’ın da kontrolünden çıktı ve zaman içinde yok olup gitti. Onun yerine 1990’lı yıllarda güçlenen bir Doğru Yol Partisi görüyoruz. Bu sırada da 1993’te bu partinin büyük siyasi lideri, bizim siyasi tarihimizin de büyük ismi Süleyman Demirel, Özal’ın vefatıyla cumhurbaşkanlığına çıktı ve bu sefer de Doğru Yol Partisi bundan hayır görmedi; yani süreç içinde Doğru Yol Partisi zayıfladı ve sonunda yok oldu. Şimdi aynı şey Adalet ve Kalkınma Partisinin de başına gelir mi? Birinci soru budur.  Partinin genel başkanı cumhurbaşkanı olur da partisiyle ilişkisi kesilirse o zaman gayri resmi olarak bu ilişkiyi devam ettirmek istese bile bir iki ufak tefek kritik zamanda filan sorunlarla karşılaşabilir çünkü bu partinin içinde de çeşitli gruplar var; Kürt kökenli milletvekilleri, eski sosyal demokrat geçmişten gelen insanlar, çok milliyetçi olanlar var (çok milliyetçiden kastım biraz MHP tabanına yakın duranların olması) ve daha muhafazakâr “İslamcı” kanatlara daha yakın durmalarıyla belli olan insanlar var. Tayyip Bey bunların hepsini bir arada tutmayı becerebilmesinin en önemli sebeplerinden bir tanesi de Türkiye’nin iktisadi olarak yaşadığı büyüme sürecini de gösterebiliriz. Şimdi Tayyip Beyin de kendisi partisiyle ilişkisi kesilmiş bir cumhurbaşkanı olduğunu Adalet ve Kalkınma Partisi açısından düşünürsek, o zaman siyasi dengeler Adalet ve Kalkınma Partisinin aleyhine dönecektir. Böyle olunca bu sefer cumhurbaşkanı da bundan etkilenecektir çünkü cumhurbaşkanı seçilecek olan kişi bu partinin on yıllık iktidarına damgasını vurmuş bir siyasi lider olacaktır. Anladığım kadarıyla başkanlık sistemi tartışmalarının gündeme gelmesinin en önemli sebeplerinden bir tanesi budur; seçilecek cumhurbaşkanının partisiyle olan ilişkinin devam etmesi. Hem Amerika Birleşik Devletleri’ndeki başkanlık sisteminde hem yarı başkanlık sisteminde biliyorsunuz cumhurbaşkanları ya da devlet başkanları partilidir. Buradaki kişiler aynı zamanda siyasi parti üyeleridir ve dolayısıyla bizde de böyle olsun isteniyor fakat bizde böyle olduğu iki dönem var. Birincisi tek parti dönemidir. Bu dönemde, cumhurbaşkanı aynı zamanda CHP genel başkanıdır. İkincisi, anayasa değişikliği olmadığı için bahsedilen birinci dönemin devamı olarak niteleyebileceğimiz Demokrat Parti dönemidir. Bu dönemde, Celal Bayar demokrat partiliydi. Bizde sanırım sorunun birinci ayağını böyle gösterebiliriz. Bunu aşmak için Adalet ve Kalkınma Partisi başkanlık sistemi önerisi getirdi. Bu getirilen öneriye baktığımız zaman bunun Amerikan tipi bir başkanlık sistemine yakın duran taraflarını ve hiç alakası olmayan yönlerini görebiliriz. Yakın duran taraflarından en önemlisi, yasama organı mensuplarının bakan olamayacağıdır. Böylece yasama ve yürütme arasındaki bağlantıyı koparmış oluyorlar. Bu Amerikan tipi başkanlık sisteminin de bir özelliği; dolayısıyla başkan halk tarafından seçilecek, kendi hükümetini de kendisi kuracaktır. Bu bize Amerikan tipi bir başkanlık sitemini çağrıştırıyor. Bu yakın zamanlarda da bütün yüksek yargı organlarını tek bir temyiz mahkemesinde birleştirmek gibi bir öneri tartışmaya açılmak istendi. Ciddiyetini ve Anayasa Komisyonunda ne hale geleceğini bilmiyorum ama bu öneriyi de bununla birleştirdiğim zaman başkan ve kabinesi ya da bakanlar kurulu apayrı bir yürütme organı oluşturuyor; dolayısıyla yasamayla organik bir bağlantısı yok ve ayrıca bir yasama organı var diyebiliriz. Yargıyı tek bir ‘supreme court’da toplama bana Amerikan modelinden esinlenildiğini düşündürtmeye devam ediyor. Fakat başkanlık sistemi önerisinde bir yer daha var ki oraya ben çok takılmış vaziyetteyim. Buna göre başkana başkanlık kararnamesi diye bir yetki öneriyorlar. Yani başkan başkanlık kararnamesi çıkartmak suretiyle ülkeyi yönetecek. Bu başkanlık kararnamesinin özelliği Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından düzenleme yapılmamış alanlarda başkanlık kararnamesi çıkartılmasıdır. Bu aslında başkanlık sistemi tipinde olmayacak bir şey çünkü bunu böyle koymamakla beraber başkana yasama yetkisine benzer bir yetki veriyor. Fakat bu başkanlık sistemi ve yarı başkanlık değil. Başkana yasama yetkisine bezer bir yetki veriliyor. Hukukta, adı ne olursa olsun, önceden yasayla düzenlenmemiş alanda kural koymak demek aslında yasa yapmak demektir. Adına siz kararname deseniz bile o kararname çıkarttığınız alanda önceden yasayla düzenlenmiş bir durum yoksa bir yasal düzenleme yoksa adı kararname olarak kalsa da aslında yasadır. Dolayısıyla başkanlık kararnamesi demek aslında başkanın yasama yetkisine sahip olması demektir. Bu ise başkanlık sisteminde de yarı başkanlık sisteminde de olmaz. Bu yüzden, bu işin sinir bozucu tarafı ya da kafa bulandırıcı tarafı diyebilirim.

 

Kategorik olarak ben başkanlık sistemine karşı değilim. Bunu da söylemeliyim. Fakat başkanlık sistemi tartışmamızın ön şartı federasyona ya da bölgeli devlete yakın yeni bir devlet düzenlemesidir. Adalet ve Kalkınma Partisinin buna çok uzak olmadığını düşünüyorum.  Türkiye’de nedende federasyon çok sinir bozucu bir kavramdır ama İtalya, Fransa ve İspanya gibi pek çok üniter yani federasyon olmayan devlette bölge yönetimlerinin (özellikle İtalya iyi bir örnek) yasama yetkilerine de sahip çok geniş yetkileri olan özerk birimler olarak örgütlenebildiğini biliyoruz. Başkanlık sistemi hangi tipte olursa olsun, Amerikan tipine yakın bir şekilde oluşturulsa bile Türkiye’nin siyasi gelenekleri hesaba katıldığında; örneğin aşırı merkeziyetçi kamu yapısını eklerseniz, o zaman başkanlık olmayacak başkancı sistem olacaktır. Aslında korktuğunuz şey başkanlık sisteminin arkasındaki kanaat hürriyetlerini korumak için devlet güçlerini farklı ellerde toplayıp onların birbirilerini dengelemeleri ve denetlemesini sağlamak yerine tek merkezde, tek merkezinde tek adamda yoğunlaştığı iktidarın tek kişide toplandığı anti demokratik potansiyeli olan yeni bir yapının ortaya çıkmasıdır. Bu otoriter sisteme yol açar. Şahıslardan bağımsız olarak bunu söylüyorum. Tayyip Bey çok demokrat bir insan olabilir ve öyledir fakat bu tip düzenlemeleri düşündüğümüzde benden sonra tufan dememek gerekiyor. Dolayısıyla son zamanlarda demokratik olmayan veya demokratik gelişmeler bakımından yetersiz kalan hükümet icraatlarını da düşündüğümüzde başkanlık sisteminin bu versiyonunun yani alaturka versiyonunun (öyle bir laf vardı, öyle mi olur böle mi olur bakarız belki bize özgü bir sistem çıkar denmişti) daha demokratik olacağını da söylemek için biraz fazla hayalci olmak lazım.

 

Türkiye bir tercih yapıp cumhurbaşkanın yetkilerini yeni anayasada sembolik hale getirerek ve böylece tam parlamenter sisteme geri dönülürse, dolayısıyla, garip bir durum oluşturan yetkili ama sorumsuz cumhurbaşkanlığı ortadan kaldırılması durumunda da cumhurbaşkanı halk tarafından seçilebilir. Bu tarz örnekler vardır. Cumhurbaşkanı sadece dış politikayla yetkilendirilebilir. Finlandiya, Avusturya gibi çeşitli örneklere bakılabilir. Fakat mutlaka bir örnek olması da şart değildir. Cumhurbaşkanını halk seçer ama cumhurbaşkanı halk tarafından seçiliyor diye mutlaka yetkili olması da gerekmez. En azından sembolik bir makam olabilir ya da halk iktidara başka bir parti getirir de cumhurbaşkanını başka bir siyasi eğilimden birisini de seçebilir. Dolayısıyla bu şekilde varyasyonları da olabilir.

 

Adalet ve Kalkınma Partisinin önerilerinde rahatsız edici olan hususlardan bir diğeri de başkanlık seçimi ile yasama organının seçimini aynı döneme denk getirmeleridir. Hâlbuki bunların dönemlerinin farklı olması farklı siyasi tercihlerin yürütmede ve yasamada oluşmasına imkân vereceği için dengeleme ve denetleme daha yerinde olur. Buradaki meseleyi bence böyle koymak gerekiyor. Ben, bizim sistem arayışımızda mutlaka başkanlık sistemi diye bir arayışımız varsa bunun bölgeli devlet ile birlikte düşünülmeksizin yapılabilmesine karşıyım. Bölge yönetimlerinin bölgesel yasama organlarıyla birlikte düşünülmesi gerekiyor. Dolayısıyla yasama yetkisinin sadece Türkiye Büyük Millet Meclisinde olmayacaktır. Bölge meclislerinde, il meclislerinde ya da kurulacak yeni bölge yönetimlerinin bölge meclislerinde kurulacak yasama organının yasama yetkisine hangi alanlarda sahip olacaklarsa o alanları belirlemek suretiyle veya daha iyisi İtalya’da olduğu gibi merkezdeki parlamentonun hangi alanlarda yasama yetkisinin olduğunu sayıp onun dışında kalan alanlarda bölge ve bölge altı yasama organlarının yetkili olduğunu düzenleyecek bir bölgeli devlet modeli ile birlikte başkanlık sisteminin mimarisini kuracak olursak o zaman başkanlık sistemini ciddi ciddi konuşabiliriz. Fakat 22 maddelik Adalet ve Kalkınma Partisi önerisi garip görünüyor. Zaten onlar da muhtemelen çok kararlı değiller. Sorun cumhurbaşkanının partisi ile olan ilişkisinin kesilmemesi ise ona başka türlü bir siyasi formül bulunabilir. Tayyip Bey, cumhurbaşkanı olmak ve Adalet ve Kalkınma Partisi üzerinde kontrolünü devam ettirmek istiyorsa bunun adını başkanlık sistemi ya da parlamenter sistem tartışması içinde bence yapmamak gerekiyor çünkü sistem tartışması ciddi bir tartışmadır. Bizim alıştığımız, bildiğimiz parlamenter sistemdir. Cumhurbaşkanının yetkilerini sembolik hale getirirsiniz parlamenter sistemle yolunuza devam edersiniz bu Türkiye için en kestirme yol ama başkanlık sistemi olsun deniliyorsa o zaman dediğim gibi ya bölgeli devlet veya federasyon ciddi ciddi gündemimize gelmelidir.

 

Soru: Peki tek meclis konusunda ne düşünüyorsunuz?

 

Başkanlık sistemi olacaksa tek meclis olmamalı. Şunu netleştirelim: Mesela, Burhan Kuzu diyor ki başkanlık sistemi federasyon şartına bağlanamaz. Bu doğru ama dünya örneklerine baktığımız zaman federasyon olmayan başkanlık sistemini parmakla gösterirsiniz. Başkanlık sistemi olup da federasyon olmayan devletler var. Mesela Kıbrıs Cumhuriyeti ama bu bir ada devleti. Başka ada devletleri de var fakat Türkiye gibi geniş yüzölçümü ve kalabalık bir nüfusu olan demografik olarak büyük bir memlekete benzer bir örneğe bakmalıyız. Örneğin, Brezilya’da ve Arjantin’de başkanlık sistemi var fakat ikisi de federasyondur. Şili’de başkanlık sistemi var fakat Şili federasyon değil. Aslında Şili’nin adı federasyon değil. Şili’nin içine baktığımız zaman bölge yönetimleri ve yasama yetkilerini görebiliriz. Dolayısıyla Şili de İspanya gibi diyebiliriz. İspanya federasyon değil ama federasyona çok yakın bir parlamenter sistemdir. Hem federasyon hem başkanlık sistemi ya da hem federasyon hem parlamenter sistem olabilir. Hem üniter hem parlamenter sistem de olabilir. Fakat hem üniter devlet hem başkanlık sistemi olur derseniz bu biraz hayal olur. Yani hem üniter yapıyı muhafaza edeceksiniz; Türkiye’deki gibi hem de aşırı merkeziyetçi biçimde bir üniter devleti muhafaza edeceksiniz, hem de başkanlık sistemi diyeceksiniz bunun bir örneği yok. Dolayısıyla mutlaka başkanlık sistemini en azından bölgeli devlet seçeneğiyle birlikte nasıl mimarisini kurabileceğimizi düşünmemiz gerekmektedir. Aynı şekilde yarı başkanlık veya başkanlık sistemlerinde iki meclisli olmayan ikisi de yoktur. Fransa’da yarı başkanlık sistemi var ama iki meclisli: temsilciler meclisi ve senato. Başkanlık sistemi ya da yarı başkanlık sistemi olacaksa bir senato şarttır. Parlamenter sistem olacaksa bir senato şart mı diye sorarsak pek çok parlamenter sistemde senato var olduğunu söyleyebiliriz. Parlamenter sistemde tek meclis olur ama başkanlık veya yarı başkanlık sisteminde bence bir senato şarttır. Senatonun da neden şart olduğunu biliyoruz çünkü yasamada veya yürütmede oluşabilecek en tehlikeli despotizm biçimlerinden biri olan çoğunluk tiranlığı dedikleri yani çoğunluğun tek adamı mutlak yetkili hale getirmesi ve tek adam diktatörlüğü olması veya çoğunluğun bir meclis çoğunluğu şeklinde bir diktatörlüğün dayanağı olabilmesi engellenebilir. Bunun aksini demokratik sistemler tarih içinde çok acı bir biçimde tecrübe etmişlerdir. Bizde de olmayacağı söylenemez; dolayısıyla mutlaka Senato benzeri bir kurum gerekiyor ama bizim 1961 yılında tecrübe ettiğimiz gibi değil. 1961 anayasasındaki senato kurumu çoğunluk tarafından halkoyuyla seçilmiş demokratik temsilciler üzerinde bürokratik vesayetin bir aracısı olarak düşünülmüştür. Bu kurumda cumhurbaşkanı kontenjanından gelenler, senatörler vardır ve kırk yaşını bitirmek ve üniversite mezunu olmak gibi belirli kriterler şart koşulmuştur. Bölgeli devlet seçeneğiyle birlikte düşünüldüğünde Türkiye’deki siyasi sistemi farklı toplum kesimlerinin, etnisitelerin, dini grupların, sınıfsal katmanların siyasi olarak ağırlıklı olabilecekleri bir güç dengesini oluşturabilecek bir kurum olarak senatoyu tasarlamak gerekiyor. Yani bence iki meclis şarttır.

 

Soru: Başkanlık sistemi hakkında Türkiye’deki tartışmalara bakıldığında, tartışmaların ne olması gereken üzerinden ne de var olan pratikler üzerinden gittiğini görüyoruz. Bu sistem için gerekçe olarak gösterilen şeyler hızlı kararların alınması, siyasi istikrarın sağlanması, ekonomik krizlerin önlenmesi…

 

Bence bunlar boş laf çünkü bunlar bir ülkenin siyasi düzenini inşa edebileceği zeminler olamaz. Adalet ve Kalkınma Partisi tek başına iktidarda yani siyasi istikrar var. Parlamenter sistemde siyasi istikrarın başkanlık sisteminden daha kötü olduğunu söylemek Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kendi 10 yıllık geçmişine olan bir inkârdır. Parlamenter sistemde de istikrar bozulur; nitekim bozuldu da. Siyasi zeminde bir konsensüs olmuyorsa o zaman siz istediğiniz sistemi getirin; yani parlamenter sistemi de getirseniz, başkanlık sistemini de getirseniz kriz çıkar. Başkanlık sisteminde kriz çıkmaz diye bir şey yok. Parlamenter sisteminde kriz çıkıyorsa başkanlık sisteminde de çıkar. Yine Burhan Kuzu’nun çok yanıldığı bir şey koalisyonlarla istikrarsızlık arasında bir ilişki kurmaktır. Bunlar koalisyonlar nedeniyle oluşan istikrarsızlık değildir. Toplumun siyasi sisteminin temelleri ve devletin ne olduğu konusunda toplumu oluşturan çeşitli kesimler aslında bir ittifak halinde değillerdir. Dolayısıyla istikrarı bozan aslında bu anlaşmanın olmayışı ve bu sebeple bunun başkanlık sistemi ya da parlamenter sistem ile alakası yoktur.

 

Soru: Başkanlık sistemi tartışmalarına baktığımızda sizce nasıl bir demokrasi anlayışı üzerinden yola çıkıyoruz; demokrasi tanımımız ne üzerinden gidiyor? Örneğin;  seçimlerin olması mı…

 

Seçimsiz demokrasi olmaz. Demokrasilerde seçimler olacak, seçimle çoğunluğu elde edenler çoğunluğu hangi vaatlerle kazanmışlarsa o vaatleri yerine getirmek için de uygun araçları kullanacaklardır. Dolayısıyla kendi politikalarını sürdürecekler; yoksa seçimin bir anlamı olmaz. Fakat demokrasi seçimden ibaret de değil çünkü seçimin olabilmesi için alternatifin olabilmesi gerekiyor. Alternatifin olabilmesi için ise ifade ve örgütlenme hürriyetlerin olması lazım. İfade ve örgütlenme hürriyetlerin olabilmesi için ise temel hak ve özgürlüklerin güvence altında olması gerekiyor. Bunlar birbirlerini besleyen unsurlar. Seçimle gelen insanlar temel hak ve hürriyetleri ortadan kaldırırlara bir daha kendilerinin seçilmesi diye de bir şey söz konusu olmaz; o zaman otokratik bir rejime dönüşür ve demokrasi, demokrasi olmaktan çıkar. Bunu da en güzel olarak seçmenler görür yani biz görürüz çünkü seçmemizin bir manası kalmamıştır. Artık seçim yapamıyoruz çünkü alternatif yok. Alternatifin olmamasının sebebi de ifade ve örgütlenme yasağıdır.  Dolayısıyla hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması demokratik sistemin birinci esasıdır. Bunu sağlamanın yolu da ademi merkezileşmedir; yani devlet iktidarını tek bir merkezde toplanmasından kurtarmamız gerekiyor. Bu işin en önemli çaresi herkesin kendi doğrudan nüfuz edebileceği organlarda olup bitenlerden sorumlu olmasıdır. Örneğin, Muğla’da oturan adam Ankara’dan yönetiliyor ve Ankara’ya nüfuz edemiyor. Dolayısıyla seçim çoğu zaman onun için bir şey ifade etmiyor. Ankara’ya gidince değişiyor insanlar lafı sık sık duyulur. Örneğin, Diyarbakır’ın meselesini Diyarbakırlı Diyarbakır’da kendi meclisiyle çözebilsin. Bunların yerelleşmesi gerekiyor; iktidarın dağılımına ihtiyacımız var.

 

Soru: Başkanlık sistemi ile birlikte Kürt sorununun çözülebileceği iddiasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Böyle çözülür yani başkanlık sistemi bölgeli devletle birlikte düşünülürse bu sorunda onun içinde çözülür ama Kürt sorunu parlamenter sistem içinde de çözülür. Başkanlık sisteminin şartı da bölgeli devlettir. Bölgeli devlet sadece Kürt sorununu çözmez, ege sorununu da çözer, Muğla sorununu da çözer veya Trabzon sorununu da çözer. Türkiye Ankara’dan yönetilmemelidir.

 

Soru: Bu sistemi tartışırken öne çıkarılması gereken özellikler neler olmalıdır?

 

Amerikan tipini öne çıkarmak gerekiyor. Amerikalılar bu sistemi niye kurdular, niye böyle kurdular ve başarısının sırrı nedir sorularına odaklanmak gerekiyor. 1787’den beri varlığını sürdüren ve dünyanın en eski ve şu anda yürürlükte olan bir anayasadan bahsediyoruz. Bunun sırrı ne ve bu sistemi neden kurmuşlar üzerine düşünmeliyiz. Sistemin özü bellidir: Bir taraftan ademi merkeziyet ya da federasyondur; diğer taraftan ise insanların temel hak ve özgürlüklerini korumak amacıyla devlet egemenliğini parçalayıp ve her bir parçasını birbirinden bağımsız olarak oluşan organlara verip ve bu organların karşılıklı olarak birbirlerini dengelemeleri ve denetlemeleri sistemini kurmaktır. Güçler dengesi oluşturulmuştur.

 

Örneğin, bizde devlet daha iyi işler başkanlık sisteminde daha hızlı kararlar alınır deniyor ama Amerika Birleşik Devletleri, başkanın hazırladığı bütçeyi senato onaylamadığı için çoğu defa bütçesiz kalmıştır.

 

Sonuç olarak, başkanlık sistemi diyorsak münhasıran Amerikan modeli bizim için bir modeldir. Bu modele uyuyorsa, federasyon özelliği de dâhil olmak üzere Türkiye’ye adaptasyonunu da tartışabiliriz.

 

21-02-2013