İfade Özgürlüğü, Özgürlüğün Sınırları, Sınırların Devletleri

Ali Can Gözcü

İfade özgürlüğü bence dünyada süregelen demokrasi yalanları emsalinde bir yalanın parçasıdır. Özgürlüğün sınırlarının bir başkasına hakaret boyutuna geçmedikçe, ülkelerin çıkarlarının aksine ifade belirtmedikçe korunduğu varsayımı ne yazık ki bir varsayım hali ile kalmaktadır. Sözde “ahlak” kavramı altına sığınan güç odakları, neyin ahlaklı neyin ahlaksız olduğuna da insandan insana değişkenlik gösteren bir yaklaşım tarzı ile belirlemiştir. Değişen ahlak anlayışları paralelinde, hoşgörüsüzlük, devlet otoritesi ve güç odakları ifade özgürlüğünün sınırlarını belirleyen ana unsurları oluşturmaktadır.

Bir çok ülkenin ceza hukukunun cezalandırma yaparken başvurduğu temel nokta bir başkasının hakkını gasp etme olarak tanımlanmıştır diyebiliriz. Yani ifade özgürlüğü için düşündüğümüzde, özgürlüğünün sınırı bir başkasının hakkına müdahale etmemekten geçmektedir. Ancak pratikte her ülke de güç odaklarına yönelik bu sınırlar değişmekte ve temel insan olgusu unutularak kişiye göre hukuk ve toplum düzeni oluşturulmaktadır. Bunu oluştururken de her ülke kendi ahlaki değerleri doğrultusunda ahlak sınırları belirlemekte ve ifade özgürlüğünün sınırlarını da çoğu kez ahlakın sınırları ile örtüştürmektedir. Bir toplumu toplum yapan ana unsur sahip olduğu temel kültürel ve ahlaki değerlerdir. Ancak iş hukuk ve özgürlük sınırlarına geldiğinde bu değerlerin şekilleri kişiler bazında değişebilmektedir.  Patrıck Devlın, Ahlakın Dayatılması ile ilgili yazmış olduğu metinlerde bu konuya değinmiştir. “Hukukun temeli olarak kabul ettiğimiz şeyin yalnızca tek bir açıklaması olabilir: Toplumun uyulmasını istediği bazı standart davranış biçimleri ve ahlaki ilkeler vardır ve bunlara uyulmaması yalnızca bundan zarar gören bireye değil, aynı zamanda topluma karşı işlenmiş bir suç sayılır. Hukuk, kendi süreçlerinin ahlaksızlık yapanlar tarafından kullanılmasına izin vermez.” Rosen ve Wolff, (2006). “Birçok suçta hukukun tek işlevi ahlak ilkesini dayatmaktır.” Rosen ve Wolff, (2006).

Devlın Ahlakın Dayatılması yazısının bir bölümünde şöyle demektedir; “Bir toplumu toplum yapan şey düşünce birliğidir. Bunlar yalnızca siyasi düşünceler değil aynı zamanda o toplumun üyelerinin nasıl davranması ve hayatlarını nasıl düzenlemesi gerektiğine ilişkin düşüncelerdir; buna  ahlak denir. Bir toplumun yapısı siyasetten ve ahlaktan oluşur.” Rosen ve Wolff, (2006). Siyaset ile ahlakın arasında köprü oluşturan  iyi bir örnek olması bakımından evlilik kurumuna bakabiliriz. Evlilik, toplum yapımızın bir parçasıdır ama aynı zamanda evlilik dışı cinsel ilişkiyi ve zinayı hoş görmeyen bir ahlak anlayışının temelidir. Zinanın ahlaklı bir şey olup olmadığı konusunda bireysel görüşlere izin verilirse, evlilik kurumu tehlikeye girer, çünkü bu gibi konularda toplumun ahlak kuralları geçerlidir. Ama toplum  ahlakı, evlilik gibi kurumları destekleyen ahlaki ilkelerle sınırlanmamalıdır. İnsanlar tek eşliliği toplum bu şekilde örgütlendiği için değil, kendi için de iyi bir şey olduğunu, iyi bir yaşam sağladığını  ve bu nedenle toplum tarafından tercih edilmiş olduğunu düşündükleri için savunmaktadır. Toplum, fiziksel olarak bir araya gelmek değildir, toplumun üyelerini bir arada tutan şey görünmez ortak düşünce bağlarıdır. Eğer  bu bağlar gevşerse , toplumun üyeleri birbirinden ayrılır. Ortak bir  ahlak anlayışı bağlayıcıdır. Bu bağlayıcılık toplumun bedelidir  ve topluma ihtiyaç duyan insanlığın bu bedeli ödemesi gerekir. Rosen ve Wolff, (2006). Devlın’in bu görüşleri aslında tüm devletler için söylenebilir niteliktedir. Ancak bakıldığında Ahlak kavramı arkasına sığınarak suçlar işlenmekte ve ahlaksızlık yaptığı iddia edilen kişilere de bunu yaptıkları için uğradıkları şeyin haklı şey olduğu dillendirilmektedir. “Abdülbaki Koşar Cinayeti davasında, gazeteci Abdülbekir Koşar evinde bıçaklanarak öldürülmüştür. Sanık eşcinsel ilişki teklif etmesi nedeniyle öldürdüğünü savunmuştur. İstanbul 6. Ağır Ceza Mahkemesi eşcinsel ilişki teklifini haksız tahrik kabul etmiştir ve sanığın cezasını ömür boyu hapisten 15 yıla düşürmüştür.”  http://www.bianet.org/bianet/toplumsal-cinsiyet/112720-baki-kosar-i-ve-tum-lgbtt-leri-olduren-nefret-cinayetleri-politiktir

Ahlak toplumlardan toplumlara, ülkelerden ülkelere, şehirlerden şehirlere, mahallelerden mahallelere hatta bireyden bireye değişirken genel bir ahlak yaklaşımından bahsetmek ne derece mümkündür kendi adıma bilemiyorum. Ancak literatürde bu konu ile ilgili bir çok tanım, bazı haklı ve bazı haksız (çoğunlukla haksız) yönleriyle yer almaktadır. Değişen Ahlak Anlayışı  “Paylaşılan  bir ahlak toplumun çimentosudur; o olmadan bir bireyler topluluğu olur ama toplum oluşmaz (ılımlı tez). Bir ahlaki  ilkenin çiğnenmesi ‘toplumun tamamına karşı’ işlenmiş bir suçtur ve toplum, var olabilmesi için gerekli olan başka şeyleri korurken yaptığı gibi, ahlakı korumak için de hukuku kullanabilir.”  (H.L.A. Hart, Değişen Ahlak Anlayışı, 195). Peki toplumun tamamı diye adlandırılan ve aslında temsil gören çoğunluğun düşüncelerinin temelinde oturan bu ahlak anlayışı ve bunun temelinde var olan ifade özgürlüğü anlayışı ile katılmayan kişilerin özgürlüklerini sınırlamak ne derecede doğrudur? Ülkeler farklı vatandaşların ifade özgürlüklerini sınırlamakta özgür olabilirler mi? Önemli olan şey İNSAN olma olgusu değil midir? Bu soruların pratik hayatta yaşanmış cevapları ise aşağıda verdiğim örnekte yer almıştır.

“Danimarka’ da kendini yoğun biçimde gösteren iç sorunlardan biri, ülkeye sığınan  yada sığınma talebinde bulunan mültecilere yönelik insan hakları ihlalleridir. Mültecilerin maruz bırakıldığı bu ihlallerde, insanlar günlük hayat içerisinde  sık sık ayrımcılığa tabi tutulmakta ve zor şartlar altında yaşam mücadelesi vermektedirler. Bu ayrımcılıklar arasında en belirgin olarak ırkçılık göze çarpmaktadır. Bununla beraber, inanç özgürlüğüne karşı yapılan baskı ve kısıtlamalarda Müslümanların ibadet alanları büyük ölçüde daralmaktadır. Öte yandan, Alman mültecilere karşı vaktiyle gerçekleştirilmiş olan soykırımda, on binlerce kişinin hayatına son verilmiştir. Mülteciler ayrımcılığa ve  ırkçılık saldırılarına maruz kalırken, ülkede yaşayan Müslümanlarda, özellikle 11 Eylül olayları sonrasında, inanç özgürlüğü noktasında karşılaşıyor.” (Tarihten Bugüne Ülke İhlal Karneleri Uluslararası Hak İhlalleri İzleme Merkezi “UHİM”, 77 )  Görüldüğü üzere “insan” olgusu yalnızca bir olgudur. Önemli olan şey o toplumun genel ahlakını ve yapısını oluşturan değerler, öğelerdir. Eğer o öğelerden farklı bir değere veya öğeye aitse birey insan olmak pekte bir anla ifade etmez. Mültecilere, farklı din, ırk, cinsiyet sahiplerine yapılan şey ne derece hangi ahlak çatısı altında toplanabilir. Onların kendilerini ifade etmelerinde kısıta nasıl gidilir.

“Cinsel ahlak ile öldürme, hırsızlık ile dolandırıcılık gibi başkalarına zarar veren eylemleri yasaklayan anlayışı kapsayan genel ahlak kesintisiz bir bütündür, bu yüzden onun bir parçasından sapan kişi bütününden de sapmış olur.” (H.L.A. Hart, Değişen Ahlak Anlayışı, 196). Bu bütünden sapan kişilerin öldürülmesini haklılaştıran bu vb. yaklaşımların varlığı ifade özgürlüğünü aslında kısıtlamaz mı? İfade özgürlüğünü geçtim, yaşama hakkını dilediği gibi kendini tanımlama hakkını elinden alan bir unsura dönüşmez mi? Çoğunluğun kabul ettiği şeyler aslında gerçekten kabul edilebilir şeyler midir? İşte aklıma takılan bu vb. sorular sınırları olamayan ve sınırları kişilere göre olan bir özgürlüğü ve ahlak anlayışını gösteriyor bana. Din, cinsel yönelim, düşünce, hareket, ırk, renk ve diğer unsurların tamamından dolayı hiçbir insan ayrıştırılmamalı, sözde ahlak kuralları arkasına sığınılmamalıdır.

Bu noktada John Locke’un anlattığı Hoşgörüsüzlüğün Anlamsızlığı öğretisinde yer alan din ile ilgili olan açıklamalarına kesinlikle katılmaktayım. “Dini Konularda başkalarından farklı olanlara hoşgörü,  insanoğlunun salim aklı için gayet kabul edilebilir bir şeydir, bunun faydalarını kavrayamayacak kadar kör olmak, insanlar için korkunç bir şeydir.” (John Locke, Hoşgörüsüzlüğün Anlamsızlığı, 198). “Tanrı, hiç kimseye bir başkasını kendi dinine zorlamaya yönelik açık bir otorite vermemiştir. Böyle bir güç, insanların rızasıyla yargıca da verilemez.” (John Locke, Hoşgörüsüzlüğün Anlamsızlığı, 199). “Tanrı için hiçbir şeyin makul olmadığı, aklın içsel olarak ikna edilmesine bağlıdır ve idrakin doğası öyledir ki, dış baskıyla hiçbir inanışa mecbur edilemez. Mülk müsadereleri, hapisler, işkenceler, bu yapıdaki hiçbir şey, insanların olaylara bakışını şekillendiren iç yargılarını değiştirecek türden bir etkiye sahip olamaz.  İnsanların ruhlarının kurtuluşu yargıca ait olamaz; çünkü, kanunların sertliği ve cezaların şiddeti, insanları ikna etmeye ve fikirlerini değiştirmeye yetse bile, ruhlarının kurtuluşuna yine de yardımcı olamaz. İman ve sadece içsel samimiyet Tanrı’nın kabulünü kazanan şeylerdir.”  (John Locke, Hoşgörüsüzlüğün Anlamsızlığı, 200).

İfade Özgürlüğü önünde ki engel daha öncede güç unsurunun bir parçası olarak vurgulamaya çalıştığım devlettir. Devlet, ifade özgürlüğünü koruyan bir yapı olarak üzerine atfedilen görevin yanında, neyin ifade özgürlüğü olarak tanımlanacağına da karar veren bir yapıyı içerisinde barındırmaktadır. Bu noktada bireylerin haklarını bireysel olarak sonuna kadar savunmaları ve kendi haklarını ve ifade özgürlüklerinin sınırlarını devletin eline vermemeleri, sorgulamaları gerekmektedir. Thomas Scanlon, İfade Özgürlüğü ve Devlet Otoritesi metninde, Mıll ilkesi olarak tanımladığı bir ilke bir yaklaşımdan bahsetmiştir. “Bazı düşünceler ifade edilmemiş olsa ortaya çıkmayacak olan bazı zararlar vardır ki, durumun böyle olmasına karşın yine de ifade eylemine kısıtlama getirilmesini haklı çıkartamaz. Bu zararlar şunlardır: a)Bu ifade eylemleri nedeniyle bazı kişilerin yanlış inançlara sahip olması sonucunu doğuran zararlar, b)Bir düşüncenin ifadesiyle daha sonra ortaya çıkan zararlı eylemler arasındaki tek ilişkinin, ifadenin eylemi gerçekleştiren kişiyi eyleminin gerekliliğine inandırmak ya da bu eylemi gerçekleştirme eğilimini artırmak olduğu durumlarda, ifade eylemleri yüzünden gerçekleştirilen eylemlerin sonuçlarından doğan zararlar. Özerk olabilmesi için bir kimsenin inandığı ve eylemleri üzerinde etkili olan şeyleri seçme konusunda yalnızca kendisini yetkili görmesi gerekir. Bunu yaparken  tümüyle kendi aklını kullanmalı ve gerektiğin de bu akıl doğrultusunda inançlarını ve kararlarını savunmak durumunda kalacağını bilmelidir. Özerk insan, eğer yeterince ikna olmuşsa, devletin kendisine emir verme hakkı olduğunu düşünebilir. Yani, yasaların kendisine yapmasını emrettiği bir şeyi yapmak için bunu yeterli bir sebep sayabilir.” (Thomas Scanlon, İfade Özgürlüğü ve Devlet Otoritesi, 203).

“Mill ilkesi, devletin özerk yurttaşlar tarafından kabul edilebilmesi için bu yetkinin nasıl sınırlandırılması gerektiğini iki şekilde açıklar; 1-Yanlış inançlara sahip olunduğu için görülen zarar, özerk bir yurttaşın  devletin ifade özgürlüğüne getirdiği kısıtlamalarla kendisini korumasına izin verebileceği türden bir zarar değildir. Bir yasanın bu korumayı sağlayabilmesi için uygulamadan olması ve yanlış yönlendirilmesi olası olan kişiler varken yanlış yönlendirme yapabilecek kişileri caydırıcı bir etkisinin olması gerekir. Böyle bir yasanın korumasından yararlanmak için kişi devlete hangi görüşlerin yanlış olduğuna karar verme hakkını ve bununla birlikte, bir daha kendisi istese bile bu görüşleri duyma hakkını engelleme yetkisini vermiş olur. Devlete kendisini bu şekilde koruma yetkisi veren kişi aynı zamanda devletin hangi görüşlerin yanlış olduğu konusundaki yargılarını da kabul etmek zorunda kalacağından, bunu yapmakla özerk kalmak arasında doğrudan bir çelişki vardır. 2-Mill ilkesinin ikinci kısmındaki görüş de buna paraleldir. Karşı çıkılması gereken şey, devletin bir kez bir davranışı yasadışı ilan ettikten sonra, gerekli gördüğün de bu davranışın taraftarlığını da yasaklayabileceği görüşüdür. Bu sav ile yurttaşların özerkliği arasındaki çelişki burada da biraz dolaylıdır. Yasalara uyulması için devlete bu yolu kullanma yetkisi vermek ona doğrudan doğruya yurttaşlardan yasanın izin verdiği şeylerin doğru, izin vermediği şeylerin yanlış olduğuna inanmalarını beklemek hakkını vermek anlamına gelmeyebilir. Ama yine de bu, özerk yurttaşların veremeyeceği bir ödündür, çünkü devlete yurttaşların özgür yargılarıyla yasaya uyup uymamaya karar verme olanağını ellerinden alma hakkını verir.”(Thomas Scanlon, İfade Özgürlüğü ve Devlet Otoritesi, 204).

Aşağıda yer alan haber ifade özgürlüğünün dünya üzerinde yankı bulduğu birkaç örnek olayı daha bizlere göstermektedir. “Taliban ve diğer silahlı gruplar Afgan gazetecilere karşı saldırılarını artırdılar ve kendi kontrollerinde ki bölgelerde hemen hemen bütün haber yapma çalışmalarını yasakladılar. Gazeteciler hükümet tarafından da taciz edildiler ve saldırıya uğradılar. Taliban medyanın seçim haberleri vermesini kesmeye çalıştı. Medya çalışanları Başkan Karzai’ nin ve başta rakip başkanlık adayı Abdullah Abdullah’ ın taraftarları olmak üzere diğer adayların taraftarları tarafından taciz ve müdahale edildi. İki gazeteci ve iki medya çalışanı hükümet güçlerince ve silahlı gruplarca öldürüldü ve bir çoğu fiziki saldırıya uğradı. Geçen senelerde olduğu gibi hükümet gazatecilerin öldürülmesi ve gazetecilere yönelik saldırıları ayrıntılı bir şekilde soruşturmadı. -Temmuz ayında beş gazeteci polis tarafından Herat’ ta bir açık gösteriyi ve polis içindeki yozlaşmayı haber yaptıkları için dövüldü. -11 mart tarihinde bir uluslar arası haber ajansı için çalışan Afgan gazeteci Jawed Ahmad direnişçiler tarafından Kandahar Vilayetin’ de öldürüldü. -Eylül ayından Sayed Parwiz Kambakhsh Başkan Karzai tarafından af edildi ve üçüncübir ülkeye sığınmasına izin verildi. İslam da kadının rolünü sorgulayan bir makaleyi dağıtırken “küfür” ettiği için  20 yıl hapis cezasına mahkum edilmişti. Bu vb. bir çok haber dünyada var olan İfade Özgürlüğü durumunu ve değişmez çıkar algısını bizlere göstermektedir. Hoşgörü anlayışından uzak, ifadelerin fütursuzca eleştirildiği ve  bir çok şeyin laflarda kaldığı bir dünya yapısından bahsetmekteyiz.” (Uluslararası Af Örgütü Raporu 2010, Afganistan, 56).

“Tek boyutlu hoşgörü anlayışında; Hoşgörü, karşılıklı saygı, kimsenin birbirine karışmaması, farklı biçimlerde algılanabilir. İnsanların inançlarına ve hassasiyetlerine hiçbir biçimde karışmamak diye düşünülebilir. Hepimiz bir başkasının dini inançlarını eleştiren veya onlara dokunan sözler etmekten kaçınmalıyız. Ama kendi inançlarımı da yok etmeden sizin dininizin öğretilerini eleştirmekten kaçınamam. Bu nedenle, karşılıklı saygı eleştiriden kaçınmamızı sağlamaz, çünkü herhangi bir inanca sahip olmanın kendisi başka inançların eleştirisidir.”(Jeremy Waldron, Şeytan Ayetleri, 205).

“Farklı inançlar arasında eleştiri ve tartışma kaçınılmazdır ama iki boyutlu hoşgörü bu tartışmanın ciddi, içten ve saygılı bir biçimde yapılmasını ısrar eder. Eğer Tanrı’nın varlığı konusunda sizinle aynı görüşte değilsem, kendi düşüncemi söyleyebilirim ama bunu çok dikkatli ve saldırgan olmayan bir biçimde, dini inançların yalnızca görüşler olmadığını, insanın varlığının özüyle inandığı çok derindeki şeyler olduğunu bilerek yapmam gerekir. Bu anlayışa göre şeytan ayetleri, İslamiyet karşıtı şeyler söylediği için değil, takındığı saldırgan tavır nedeniyle yanlış yapmıştır. Söylemek istediklerini müstehcen bir dille anlatmıştır. Kutsal olan şeylerle alay etmiştir.” (Jeremy Waldron, Şeytan Ayetleri, 206). Bu konuda 2005 yılında yaşanılan Karikatür Krizi ifade özgürlüğü ve hoşgörü anlayışının dünyanın genelinde bir durumu betimlemesi ve sınırlar konusunda ki yorumlar ile önemlidir.

“Karikatür krizi, Danimarka’ da Jylland Posten isimli gazetenin, 2005 yılında İslam Peygamberi Hz. Muhammed ‘ in karikatürünü bir seri olarak yayınlamaya başlaması sonucu çıkmıştır. Söz konusu karikatürler, aşağılayıcı ve oldukça saldırgan içeriklere sahiptir. Yaşana bu durumu görüşmek üzere, başta Türkiye elçiliği devreye girmiş ve Danimarka başbakanı ile görüşme talep etmiş ancak bu talep Danimarka hükümeti tarafın dan reddedilmiştir. Müslüman ülkeler ve gruplar, karikatürlerin  hakaret içerdiğini, tüm Müslümanları terörist göstererek halklar arası ön yargıların artırıldığını öne sürmüşler; ancak buna karşın gazete ve Danimarka yönetimi ifade özgürlüğünü gerekçe göstererek, herhangi bir önlem almayı kabul etmemiştir. Danimarka gazetesine destek vermek için Fransa, Almanya, Hollanda, İtalya ve ispanya’ da 7 ayrı gazetede bu karikatürlere sayfalarında  tekrar yer verince Müslümanlar 2006 yılında dalga dalga tüm dünyaya yayılan tepkiler göstermiştir. Bazı Müslüman ülkeler de, halkı sindirmeye çalışan güvenlik güçlerinin, halk üzerine ateş açması sonucunda can kayıpları yaşanmıştır. Bush yönetimi, yaşanan bu can kayıpları ve gerilimden İran ve Suriye’ yi sorunlu tuttuğunu açıklamıştır.” (Tarihten Bugüne Ülke İhlal Karneleri Uluslararası Hak İhlalleri İzleme Merkezi “UHİM”, 79 )

Jeremy  Waldron, Şeytan Ayetleri yazısında üç boyutlu hoşgörü anlayışından söz etmiştir. “Kişiler ve halklar dinin ve felsefenin derin sorularını, ellerindeki bütün kaynakları kullanarak ve bildikler en iyi biçimde cevaplamak için birbirlerini özgür bırakmalıdırlar. Modern dünyada bu, düşsellik, ironi, sözcük oyunu, çeşitli fikirlerle oynama gibi edebiyat tekniklerinin birçoklarınca kutsal, iyi, temiz ve doğru sayılan şeyler üzerine uygulanması anlamına gelebilir.”(Jeremy Waldron, Şeytan Ayetleri, 207).   “Dinlerin ele aldığı konular dindar kişilerin hassasiyetine duyulan saygı nedeniyle kapatılıp bir kenara konamayacak kadar önemlidir. Birlikte yaşamanın ve başkalarının bu konular ile başa çıkma biçimlerine saygı duymanın başka yolu yoktur.” (Jeremy Waldron, Şeytan Ayetleri, 209).

Catharıne Mackınnon, Sadece Laf metninde aslında bence de ifade özgürlüğü konusunda gerçekte var olan duruma dair çok doğru tespitleri anlatmıştır. Yaşanan olaylar ve bu olaylara insanların tepkileri de bir çok şeyin yalnızca lafta kaldığını göstermiştir. “Eşitlik Yasası ile İfade Özgürlüğü Yasası birbirleriyle çatışma yoluna girdi. Avrupa’da en başından beri eşitlik ile konuşma özgürlüğü Avrupa Konvansiyonu’nun içinde eşit oranda yer almıştır ama birbirlerinde bağımsız gibidirler. ABD’de ifade özgürlüğü yasası sanki eşitlik ile bir ilgisi yokmuş, eşitlik isteği de konuşma özgürlüğünde bağımsızmış gibi gelişmiştir.”(Catharıne Mackınnon, Sadece Laf, 209-210).

“En kötü durum Birleşik Devlet’ler de olmakla birlikte, dünyanın hiçbir yerinde konuşma özgürlüğüne ilişkin yasalar, ifade yoluyla sosyal eşitliğe verilen zararları veya bazı insanların diğerlerinden daha çok konuşabildiği gerçeğini hesaba katmamıştır. Bunlar sorun olarak görülmediği için, konuşma özgürlüğü korunduğu oranda konuşabile kişilerin sahip olduğu güç de giderek daha dışlayıcı, baskıcı ve şiddet içeren bir hale gelmiştir. Bu iki konu arasındaki ilişkinin anlaşılmadığı görülmüştür.” (Catharıne Mackınnon, Sadece Laf, 210).

“Devlet, ifade edilen fikre müdahale etme gücünü disiplin altına almada önemli rol oynadığı gibi, eşitliğin ifade yoluyla zarar görmemesinde ve ifade özgürlüğünün sağlanmasında da önemli rol oynayacaktır. Eşitliğin yalnızca lafta kalmadığı, yaşanan bir gerçeklik olduğu bir toplumda, cinsiyetçi ve ırkçı saldırı sözcükleri anlamsız sözler olacaktır.” (Catharıne Mackınnon, Sadece Laf, 212).

Bence ifade özgürlüğünün sınırı kişinin kendi ile ilgili ve çevresine etkisi olmayan konularda sınırsız olmalıdır. Yani kişiler sosyal medya da istediği kişilerle istedikleri şekilde iletişim kurabilmelidir. Her şeyden öte bir sınır olacak ise bu sınır İNSANi yaklaşımlar temelinde İNSANa İNSANca onurlu davranmak ve İNSAN’a değer vermek şeklinde olmalıdır.

 

Rosen. M., Wolff. J. (2006), Siyasal Düşünce

http://www.bianet.org/bianet/toplumsal-cinsiyet/112720-baki-kosar-i-ve-tum-lgbtt-leri-olduren-nefret-cinayetleri-politiktir

Tarihten Bugüne Ülke İhlal Karneleri Uluslararası Hak İhlalleri İzleme Merkezi “UHİM”

Uluslararası Af Örgütü Raporu 2010