1960-1980 Arası Yaşanan Krizlerin Avrupa Bütünleşmesi Sürecine Etkileri

 

     Avrupa’da birlik oluşumu uzun sayılabilecek bir tarihsel süreç sonucunda gerçekleşmiştir. Avrupa’daki bütünleşme sürecinin başlangıcı daha çok 1950’lere dayanmaktadır. Bu süreçte, zaman zaman beklenmedik sorunlar muhtemel gelişmelere engel olmuş;  bazen de önemli krizler kritik ilerlemelerin katedilmesine zemin hazırlamıştır.

     Avrupa bütünleşmesinde ilk adım Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’nun (AKÇT) kurulması olmuştur. 1957 yılında imzalanan kurucu anlaşma olarak kabul edilen Roma Anlaşması sonucu oluşturulan Avrupa Ekonomi Topluluğu (AET) da AKÇT tipinde bir kurumsallaşmaya sahiptir. AET'ye üye ülkeler (Belçika, Almanya, Fransa, Hollanda, Lüksemburg ve İtalya) 1950 ve 1960'larda, dünya çapındaki ekonomik genişlemenin etkisiyle hızlı bir ekonomik büyüme yaşamıştır. Fransa ve Almanya’nın liderliğindeki Avrupa Topluluğu’nda yeni planlar, anlaşmalar ve uzlaşmaların yanı sıra; Charles de Gaulle önderliğindeki Fransa’nın, İngiltere’nin üyelik teklifine veto kararları ve Fouchet Planı’nın başarısız olması gibi bir takım olumsuzluklar da 1960’lı yıllara damgasını vurmuştur. 1968 krizi ve sorunların kaynağı olarak gösterilen de Gaulle’in iktidardan uzaklaştırılması ile yerine Pompidou’nun geçmesi, ileride Fransa’nın İngiltere’nin vetosunu kaldırmasını sağlayacaktır.

     Birliğin kurumsal yapısı gelişme gösterirken, bir diğer yandan da krizlerle sınanmaktaydı. 1970-1980 arası dönemde daha çok AT için Ortak Pazarın tamamlanması gözlemlenmiştir. Ekonomik krizlerin ve buna bağlı olarak yaşanan siyasi krizlerin birçok örneğine bu dönemde rastlanılabilir.

      Belçika Dışişleri Bakanı Etienne Davignon’un hazırladığı ‘Davignon Raporu’, topluluğa üye ülkeler arasında ekonomik işbirliğinin yanı sıra siyasi işbirliğinin de gerçekleştirilmesi gerektiğini öngörmesi bakımından 1970 yılında yaşanan önemli gelişmelerden sayılmaktadır. Yani, bütünleşmeyi bir ileri seviyeye taşıyarak ona siyasi bir boyut kazandırmayı amaçlamaktadır (Fakat bu amaç ancak 1986 yılında imzalanan Tek Avrupa Senedi ile gerçekleştirilecektir). 1970’lerin hemen başında görülen en önemli krizlerden ilki 1971 yılında çöken Bretton-Woods sistemidir. 2. Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında uluslararası ekonomiyi düzenlemek ve daha iyi bir hale getirmek için kurulan bu sistemin çöküşüyle döviz kurlarının dalgalanması başlamıştır. Bu da büyük bir ekonomik istikrarsızlığı beraberinde getirmiştir. Ortaya çıkan ekonomik sıkıntıları gidermek amacıyla Altılar (Fransa, Almanya, İtalya, Belçika, Lüksemburg, Hollanda), kendi döviz kurlarının dalgalanmasını sınırlamaya karar verirler. Bu sınırlamaya ‘tüneldeki yılan’ ya da ‘kur yılanı’ adı verilir. Bu sistem ile üye devletler ekonomik ve parasal birlik (EPB)  planını düzenleyerek eski formuna kavuşturmayı amaçlamışlardır, bu da ilerde Avrupa Para Politikasının temelini oluşturacaktır. 1971’deki döviz kuru krizleri AT’nin kendine olan güvenini zayıflatırken diğer bir yandan da  AB düşüncesinin yandaşı olan Fedaral Almanya Başbakanı Brandt ve Pompidou arasındaki yeni ihtilafların oluşmasına zemin hazırlamıştır.

     Bu arada ekonomik bütünleşmenin tamamlanıp Avrupa Birliği’ne geçişin sağlanabilmesi için 1972’de Paris Zirvesi gerçekleştirilmiştir. Bu zirvede EPB’nin ikinci aşaması için bir Avrupa Parasal İşbirliği Fonu kurulmasına karar verilmiştir. Ancak bu kararlar istenildiği ve beklenildiği şekilde uygulanamamıştır.[1] Paris Zirvesi ile zar zor sağlanan sorunsuz ortam ve EPB için yapılan düzenleme planları bir kez daha bir kriz tarafından bozulmuştur. 1973 yılındaki Arap-İsrail Savaşının sebep olduğu petrol krizi üye devletler arasında yeni gerilimlere sahne olmuştur. Ekonomide durgunluk sürecine girilmesiyle, işsizlik sayılarında artış, enflasyon döngüsü ve büyüme oranlarında düşüş meydana gelmiştir. EPB politikalarını izlemeyi amaçlayan üye devletlerin ekonomileri yakınlaşacağına, tersine krizlerin yol açtığı gerilimle birbirinden kesin olarak uzaklaşmıştır. Bu dönemde AT en yetersiz dönemlerinden birini yaşarken, özellikle ekonomik ve mali belirsizliklerin getirdiği zorlukların üstesinden gelmekte maalesef başarısız olmuştur. Aksine, yapılan protestolara ve uyarılara rağmen, üye devletler kendi yollarında ilerleyip kendi politikalarını izlemiştir.

            1970’lerdeki yoğunluk ve krizlerin de etkisiyle, 1980’lerin başındaki ekonomik durgunluk, uluslararası ortamdaki gerginlikler ile Avrupa bütünleşme tarihinin en zor dönemlerinden biridir. Christopher Tugendhat “ileride tarihçiler muhtemelen 1970’lerdeki ve 1980’lerin başındaki art arda gelen petrol krizleri ve derin ekonomik durgunluğa rağmen, AT’nin ilk yıllardaki ilerlemelerinin korunmuş olmasını ve piyasaların açık kalabilmesini önemli bir başarı olarak kaydedeceklerdir” demiştir.[2] Yani tüm olumsuz havaya rağmen, 1980’lerde bütünleşme alanında ilerlemeler kaydedilmiştir. 1980’ler sadece bütünleşme alanında değil, genişleme alanında da önemli olmuştur (Yunanistan, Portekiz ve İspanya’nın üyeliğe katılımı gibi). Ancak üye sayısının artması ve dolayısıyla genişleme süreci faydadan çok zarar getirmiştir. Avrupa Topluluğu önceki yıllara göre ortalama olarak fakirleşmiştir. Ayrıca serbest dolaşım kararının çıkmasıyla Avrupa’nın büyük ekonomilerine sahip merkezlerine göç artmış[3] ve bu göç sorunu engellenemez bir hal almıştır. Buna karşılık yeni üyeliği tanınan ülkelere demokrasi tam anlamıyla getirilmiş ve ülke ekonomileri büyümüştür. Kısacası 1980’lerin sonuna gelindiğinde hem ekonomik hem de siyasi konularda ülkeler arası işbirliği büyük ölçüde arttırılmış ve Avrupa Topluluğu’nun kurumsal yapısı daha etkin hale getirilmişti. Bu başarılardan sonraki aşama Avrupa Birliği’ne geçiş olmuştur.

     Özetlemek gerekirse, 1970’lerde uluslararası ilişkiler yumuşama dönemine girmiştir. Taraflar arasındaki yumuşama etkisiyle de bu dönemde bütünleşme konusundaki umutlar fazladır. Bunun içindir ki Avrupa Parlamentosu bu krizlerin yaşandığı döneme rağmen, gücünü yitirmeden bütünleşme çalışmalarına ivme kazandırmıştır. Avrupa Topluluğu da 1970’lerde atlattığı pek çok krize ve geçirdiği duraklama süreçlerine rağmen ayakta kalmayı başarmış, buna ek olarak da genişleme, bütünleşme gibi konularda önemli adımlar atarak şimdiki Avrupa Birliği'nin temellerini atmıştır.



[1] Desmond Dinan, Avrupa Birliği Tarihi,  s.162

[2]Dinan, s.211.

[3] Beril Dedeoğlu, Dünden Bugüne AB, s.56